|
Konu : Eski Yakın Doğu
Uygarlıkları
|
|
|
Tarih : 12.04.2002
|
Hatip : Prof.İbrahim Ataç
|
|
ESKİ YAKIN DOĞU UYGARLIKLARI 12 / Nisan /2002Sümer’in uygarlığın beşiği olduğu bilinmektedir. Kökenleri hakkında bir bilgi bulunmayan Sümerlerin yazıt metinleri, yalnızca Yakındoğuda görülen bitişken bir dille yazılmıştır. Sümer yazısı, dinbilimi ve yapı teknikleri, daha sonraki Yakındoğu ve tüm Avrupa Kültürlerinin esasını oluşturur. Sümerlerin nereden geldiği tam olarak bilinmese de İÖ. 4000’den itibaren Aşağı Mezopotamyada çok ileri bir uygarlık kurdukları bilinmektedir. Daha sonra Suriye ve Arabistandaki bozkır göçebelerinin de Mezopotamya’ya gelmesiyle bu Akkadlılar, Amurrular, Aramiler ve Araplardan oluşan Sami halklarla kaynaştılar. Bu nedenle Mezopotamya, hem çeşitli halkların ve kültürlerin bir mozaiğidir, hem de bu uçsuz, bucaksız killi ve bataklık ovalarda bulunmayan taş, metaller ve ahşap gibi yapı malzemelerini hep başka yerlerden almak zorunda kalan bir uygarlıklar yeridir. Tarım ve endüstrileri yanısıra tekstil ve seramik dallarında da ileri üretim yöntemleri oluşturdular. Cam ve metal sanayii de geliştirildi. Ancak bu uygar insanların en büyük buluşu da en az 5000 yıl önce bulmuş oldukları tekerlektir. Yapılarda kullanılan tuğla, kerpiç, evlere kadar künklerle getirilen su yolları, tuvalet, kanalizasyon organizasyonları Sümerlerde başlamıştır. Hurma ağacından esinlenerek yaratılmış olan sütunlar da ilk defa Sümerler tarafından kullanılmıştı. Birçok dinde varolan bir sütun veya kutsal tümülüs ile evrenin merkezini göğe bağlama fikri bir Sümer konseptidir. Ziguratlar ve Babil kulesi de bu anlayışla inşa edilmiştir. Sümerlerin şehircilik anlayışları da gelişmişti. Şehirlerin her biri bir şehir devletti, otonomdu ve herbirinin yarı tanrı olan ayrı bir kralı vardı. Yönetim tarzı teokratik komunizmdi. Yani herkes tapınak için çalışırdı. Kent merkezlerinde tanrının evi olarak tapınak yer alıyordu. Sonradan din ve devlet işleri ayrıldı. Hukuk, yönetim, bilim ve dini ritüel burada rahipler tarafından uygulanıyordu. Sümerler, tanrı kavramını da bugünkü uygarlıklara armağan eden toplumdur. Altı tabanlı bir sayı sistemi kullandılar. Bunun sonucunda bir dairede 360 derece, 1 saatte 60 dakika ve 1 dakikada 60 saniye olduğunu buldular. Gene 1 ayak 12 eşit bölüme ayrılmış ve 12 yumurta da bir düzinede toplanmıştır. Güneşin gölgesinin belli bir yeri geçmesi için gereken zaman bir matematikçiye uzaklığını belirleme olanağını sağlayabilmektedir. Bu tür ölçülerin kozmik anlamları vardır. Sümerlerin edebiyatı, toplum ve tanrı inançları üzerine geliştirilmişti. Aynı öykülerin ufak değişikliklerle Eski Ahitteki öykülerin çoğu olarak devam ettiğini görmek çok ilginçtir. Etimologlara göre Tekvin’deki cennet, ilk olarak Sümer tarihinde yer almıştır. Sümer’in Fırtına Tanrısı Hadad’ın, Hz. Nuh ve Tufan Efsanesinde büyük bir önemi ve etkisi vardır. Sümerlerin, Yahudilerin Tanrıyla ilgili geçmişlerini ve ilişkilerini sağlayan önemli bir kaynak olduğu söylenebilir. Sümer kenti Ur, İÖ.3000’de dünyanın en büyük kent devletiydi. İÖ.2100’de altın çağını yaşadı. 100 yıl sonra Ur Devleti de dahil olmak üzere Sümer Devletinin büyük bölümü Elam’lar tarafından alınarak tamamen yağma edildi. İÖ.1900-1800 arasında, Abram adlı bir Sümerli[1], şansını kuzeylerde denemek üzere memleketi Ur kentini terk etmeye karar verdi. Cyrus Gordon’a[2] göre bu kent Hurri olarak bilinen Urfa da olabilir. Urfa[3], İÖ. 2000’de Hurri Krallığının başkentiydi. Daha sonraki yüzyıllarda Hititler ve Asurlar’ın yönetimine geçti. Eski adlarından biri olan ve içinden kaynak çıkan bir mağara anlamına gelen Hurri, Abram’ın doğum yeri olarak bilinir. İslam geleneğinde İbrahim[4] olan Abraham, Kral Nemrud’u ve tabasını putlara taptıkları için eleştirmiştir. Efsanelere göre İbrahim, kralın yaptıklarına uymaması ve halkın taptığı putları kırması nedeniyle yakılmaya mahkum edilmiştir. Ancak Tanrı odun yığınlarını balıklara ve alevleri de söndüren suyu göl haline dönüştürmek suretiyle İbrahim’i korumuştur. Kent 11. yüzyılda Türklerin eline geçtikten sonra Urfa adını almıştır. Urfa’da henüz, ilgili çağlara ait arkeolojik buluntular olmamakla birlikte buranın peygamberler kenti olarak adlandırılması, özellikle Hz. İbrahim ile ilgili bir çok efsanenin bulunması ve buranın bir din merkezi olması inancından kaynaklanmaktadır. Hz. İbrahim’in tek tanrıya inanma özelliği ile dünya din tarihinde ayrıcalıklı bir yeri olmuştur. Yahudilik tarihinde bildirildiğine göre eski adı Aramca olan Abram, Ulusların Babası anlamındaki İbranice Abraham’a dönüştürüldü. Abraham’ın inandığı tanrı da, sonradan Yahudilerin tanrısı olmuştur. Abraham, Eski Ahitte, bir yandan büyük manevi derinliği ve gücü olan, öte yandan sıradan insanların zayıflık ve eksikliklerini de taşıyan bir kişi olarak tanıtılmaktadır. Abraham Sümerlerin Eski Kurallarını ve Öklid’in Geometri öğretisi ile ilgili önemli bilgileri Mısır’a kadar getirmiştir.
Kudüs’teki Moriah Dağı üzerinde Hz. İbrahim’in oğlunu Tanrıya kurban etme girişiminde bulunduğu yerde değişik tarihlerde dört defa tapınak inşa edilmiştir. İlk tapınak kral Süleyman’dan üçbin yıl önce yapılmıştı. Kral Süleyman Tapınağı ikinci tapınak olup İÖ. 930’da yapılmıştır. Üçüncüsü, rahip Hezekiel’in Babil’deki esaret sırasında tahayyüllerinde oluşmuştu. Bu tapınak İÖ. 515’de Zerubbabel tarafından Yahudalı veya Yahudîlerin esaretten geri dönmeleri sırasında yaptırılmıştır. Son tapınak ise kral Herodes tarafından Hz. İsa’nın yaşadığı devirde yapılmış ve kısa süre sonra, İS. 70 yılında, Romalılar tarafından yakılarak yıkılmıştır. Sanat gelenekleri kral Süleyman’la başlamıştır. Tapınak inşası, buradaki antik halkın ön sırada gelen çalışma alanı değildi. Buna karşılık kurulu özel ihtisas loncalarında çok gelişmiş tenisyenler vardı. İbraniler göçebe olduklarından barınaklarını sadece çadır olarak yapıyorlardı. Süleyman Fenike kralı Hiram’a danıştı. Onun önerisiyle mimarı Hiram Abif, üstad mimar olarak tapınağın inşasına başladı. Mimar Hiram’ın emrinde çok sayıda usta ve teknisyen vardı. Bütün bunlara karşılık kral Süleyman da kral Hiram’a yirmi kent verdi. Tapınağın doğudaki narteksine, İngiltere’den Asya’ya kadar inşa edilmiş olan tüm tapınaklarda ayarlanmış olduğu gibi, doğmakta olan sabah güneşinin ışıkları vuruyordu. Sümerlerden itibaren mimarlık yapan eğitimli kişiler, dünyanın üzerini kaplayan gök kubbenin, anıtsal strüktürler halinde yeryüzünde de yansıtılabileceğine inanıyorlardı. Ancak bunun çözümü de bir sır şeklinde saklanmaktaydı.
Kuzey Krallık İÖ.700’de Asurlular tarafından istila edildi. Yuda ülkesi bundan sonra yüzyıl kadar daha ayakta kaldı. İÖ. 597’de Babil kralı Nebukadnezar Filistin’i fethederek Yahudi kralını tutsak edip yerine kukla kral Zedekia’yı tahta çıkardı. İleride çıkabilecek herhangi bir ayaklanmayı önlemek amacıyla gerçek kral Yoyahim, bütün krallık mensupları ve ülkenin aydınları hep birlikte başkent Babil’e sürgüne götürüldü. Babil’e götürülen Yahudilerin sayısı üçbini geçiyordu. Gene de İÖ. 589’da bir ayaklanma çıktı. Nebukadnezar Yuda Ülkesine girdi ve Kudüs’ü tekrar fethetti. Tüm kent ve tapınak yıkıldı. Bine yakın Yahudi daha Babil’e götürüldü. Sürgünde yaşayan Yahudiler için Babil olağanüstü güzellikte bir yerdi. Zengin bir dünya kenti olarak Fırat’ın iki kıyısında kırk kilometre kareyi aşan topraklara sahipti. Dev kent surları içinde kalan alanda büyük parklar yapılmış, Nebukadnezar’ın Sarayı ile içlerinde devrin her ülkesinden bitkiler bulunan, kraliçe Semiramis adına yaptırmış olduğu Asma Bahçeler bunlar arasındaki en güzel yerde teraslar halinde inşa edilmişti. Her biri, kat yüksekliğindeki yedi basamaklı ünlü Bel Zigguratı da kentin içinde yer almaktaydı. Bu yapı, kuşkusuz, efsanevi Babil Kulesinin kalıntısıydı. Babil, Sümerce bir sözcük olup Tanrının Kapısı anlamın gelir. Babil’li rahipler için, tanrılarla evren arasındaki bağlantı yeriydi. İştar’ın Büyük Kapısına giden Alay Yolu’nun, sürgündekileri olağanüstü biçimde etkilememiş olması düşünülemez. Bu, çok geniş, iki tarafı üzerlerinde kent tanrılarının tasvirleri bulunan renkli fayanslarla kaplı görkemli bir yoldu. Bugün bile bulunduğu müzede ziyaretçileri etkilemektedir. Bütün bunların yanında Kudüs ve Kral Süleyman’ın Tapınağı son derecede mütevazi kalıyordu. Babil’deki yaşam biçimi Yahudilere yabancı geliyorsa da kısa zamanda dinin kendilerininkine çok benzediğini fark ettiler. Genel olarak inanıldığı gibi bu devir Yahudilerinin hepsi monoteist değildiler, Yahve’yi kendi halklarının özel tanrısı olarak görseler de getirildikleri Babil’de onların tanrılarına da taptılar. Babil’de tutsaklıkları sırasında geçirdikleri yaşam, Yahudilere kültür ve felsefe açısından önemli katkılarda bulundu. Tevratın ilk beş kitabının dahi burada yazılmış olduğu sanılmaktadır. Yahudilerde, beklenmedik birçok yerde Sümer ve Mısır etkileri karşımıza çıkmaktadır. Kumran Mağaralarında bulunan, İncil’den daha eski olduğu sanılan Levi soyuna yapılan bir vasiyet yazıtının parçalarında beklenen Mesih’in, Davud, yani krallık soyundan değil Levi, yani rahiplik soyundan olduğu belirtilmektedir. Evangelion’un yazarları tarihi olayları çarpıtarak hep Hz. İsa’yı Mesih olarak göstermişlerdir. Çok sonra yazılmış olan Luka Evangelion’unda da belirtildiği gibi bir çok kişi Vaftizci Yahya’yı Mesih olarak kabul etmektedir. Hz. İsa’nın, Vaftizci Yahya tarafından vaftiz edildikten sonra çöle giderek kırk gün oruç tuttuğu İncilde söylenmektedir. Kral James uyarlaması İncil’de bu durum daha ayrıntılı ele alınmış ve çöl denilen yerde üç yıl kalmış olduğu belirtilmiştir. Tüm Ölü Deniz Yazı Rulolarında çöl olarak Kumran Cemaatinin Yaşadığı Yerler kastedilmektedir. Kısacası, Hz. İsa Kumran’a gitmiş; orada cemaatin tüm inisiyasyonlarını yaşamış ve kardeşliğin en yüksek derecesine erişmişti. Her evrenin bir yıl sürmesi de bu üç yılın doğruluğunu kanıtlamaktadır. Son evrede, yani üç yılın sonunda, Hz. Musa’dan beri sürdürülegelen kıyam ritüelinin gizli tekniği ile sırlarını öğrenmişti. Yani yeniden dirilerek Tanrının ülkesinde inançlı ve özsaygılı bir yaşama yeniden başlamıştı. Buradan çıkan sonuç da, Hz. İsa ile kardeşi Yakobus’un Yüksek Derecedeki Kumranlılar olduğudur. Hz. Yahya’nın, yani Mesihlerden birinin öldürülmesiyle, sütunlardan biri yıkılmış oldu. Yerine aday olacak iki kişi çıktı. Bunlardan biri Yakobus, diğeri de ağabeyi Hz. İsa idi. Yeni Ahit’le Yazı Rulo’ları arasındaki yakınlık gayet açıktır. Rulolarda, İsa’nın ilk yüzyılın kırklı yıllarında Kum-ran cemaatinde ileri gelen bir kişilik olduğu ortaya konmaktadır. Cemaat, aynı görüşteki bir grup insandan oluşan küçük bir cemaatti ve hiyerarşik olan bir düzeni vardı. Üyelerinin değişik dereceleri bulunuyordu ve her derecenin de ayrı sırları vardı. Cemaatin strüktüründe ve inançlarında Eski Ahit’e ait olan çok şey bulunmaktaydı. Kumran’da bulunan ünlü bakır rulo, cemaatin hazine ve yazılarını İS. 70’den kısa süre önce tapınağın altına saklandığını belirtmektedir. Bu da Tapınak Şövalyelerinin bu yazı rulolarını bulmuş oldukları konusunda spekülasyonlar yapılmasına gerek kalmadığını ortaya koymaktadır. Kumran cemaatinin Kudüs’ün bu devirdeki ahalisi olması halinde, Tapınak Şövalyelerinin elinde Hıristiyanlığa ait ilk ve en önemli belgelerin bulunduğu ortaya çıkmaktadır. Bazı araştırmacılara göre ilk Tapınak Şövalyelerinin aradığı hazine, Davud ve Süleyman’dan başlayarak Hz. İsa’ya ulaşan ve ondan sonra gelen mirasçılarına intikal eden bir krallık soyu listesinin devamıydı. Bu krallık soy ağacı, kutsal kupa ile simgelenmekteydi. Tapınak altındaki hazine, belki de bu soy ağacının belki de çarmıha gerilme olayından sonra da sürdüğünü ve daha sonra Fransa’da yeniden ortaya çıktığını ortaya koymaktadır. Bu kuram kanıtlandığı takdirde katı gerçekler üzerine kurulmuş olan Kilisenin Büyük Gücüne zarar verecekti. Kumranlı Essenîler ile Tapınak Şövalyeleri ve Masonlar arasındaki en önemli bağlantı, her üçünün ana düşüncesinin de kral Süleyman Tapınağından kaynaklanması gerçeğidir. Bununla beraber Mason’ların ritüellerini Kurmanlı’lara bağlayarak orada bırakmak da yeterli olamaz. Daha eski olması çok olasıdır. Yakın zamana kadar Hz. İsa hakkında bilinenler sadece Yeni Ahit’de bulunanlardı. Tabii ki, Hz. İsa ile ilgili çok belge vardı. Katolik Kilisesi, peygamberini ölümlü olarak niteleyen ve Tanrı olarak kabul etmeyen her şeyi ortadan kaldırdı. Bu çerçevede Kudüs’ün ilk ahalisi hakkında belgeleri barındıran İskenderiye Kütüphanesi de vandallığın tipik bir örneği olarak, Hıristiyanlarca yakıldı. Böylece de, varolsaydı bugün bile dünyanın en büyük eski yazmalar koleksiyonu olarak nitelenebilecek bir şaheser tahrip edilmiş oldu. Allah’tan bu yangında her şey yok olmadı. İşe yarayan delilleri ortaya koyacak bazı kalıntılar kurtarılabildi. Bunlardan biri de ikinci yüzyılın önemli bir Hıristiyan düşünürü olan İskenderiye’li Klemes’in yazdığı bir mektuptur. Burada, kısmen İncilde de belirtilmiş olan gizli bir ritüelik geleneğin bulunduğu konusunda bir takım imalar yapılmaktadır. Gene böyle bir kanıttan Hz. İsa ile ona ilk inananların Nasıralı oldukları öğrenilmektedir[30]. Nasıralılar bugün de, İsa değil de Vaftizci Yahya’ya bağlı olan Güney Irak’daki Mande’lerin içinde bir bölüm olarak yaşamaktadır. Mande’ler buraya Kudüs’ten gelmişlerdir ve özellikle de Mason’ların yükseliş törenindekine benzeyen ilginç inisiyasyon ritüelleri bulunmaktadır. Bu durumda Mandeleri, Nasıralıların mirasçısı olarak görmede bir sakınca bulunmamaktadır. Nasıralılar, yıldızlar arasındaki ilişkileri, zamanı hesaplamayı ve uzaklık ile insanın evren içindeki göreli yerini inceleyen bir bilimin koruyucularıydı. Bunlara sahip çıkmaları, Sümerler devrine kadar dayanmaktaydı. Yakın Doğunun çöllük arazilerinde yaşayan Essenîler bu görevin mirsçılarıydı. Essenîler aydınlığın (iyinin) gücü ile karanlığın (kötünün) gücü arasındaki son savaştan önceki devirden kalmış olan son nesil olduklarına inanıyorlardı. Bunlar, din tarihçilerine göre Pers dini Zerdüştçülükten etkilenmişlerdi. Mason’luk organizasyonu araştırmacıları, benzeri biçimde bu grubun belli özelliklerini aynı Pers inancına benzetmektedir. Bunun anlamı, büyüden ziyade kalıt olarak gelen yapı sanatlarına ait bilginin tümü ile ilgilidir. Vaftizci Yahya, Essen geleneği içinde özel bir yeri olan Nasıranî Tarikatının üyesi olmuştur. Hem o, hem de Hz. İsa sadece Davud soyundan gelmeyip aynı zamanda Büyük rahip Aaron’un da soyundan gelmektedir. Michael Grant’a göre Mısır sözcüğü NTR’de, bakan, koruyan, göz atan anlamındadır[31]. Hz. İsa’nın, Nasıranî olarak tanımlanması, onun sırf Nasıra kentli olduğu anlamına gelmemelidir. Nasıranî, eski bir bilgeliğe sahip bir rahip krallar kastının da tanımlamasıdır. Hz. İsa antik alışkanlıklara bakan, göz atan, gizli bilgileri koruyan bir kişiydi. Bu nedenle Nasıralı veya Nasıranî olduğu söylenir. Davud ve Aaron ailelelerinden bir Mesih beklemek, eski bir İbranî geleneğidir. Erken dönem Hıristiyanlık öğretileri ve evangelion’lar, Hz. İsa’nın tanrısal doğası içinde insanlıkla ilgili soyağacı araştırmasının önemi olmamasına rağmen, Tanrı’nın Oğlu’na ait soyağacını vurgularlar. Koruyucuların suyla ritüelik yıkanma konsepti karakteristiktir. Essenîler bu ritüeli hergün uygulardı ve erken Hıristiyanlar da bunu Hıristiyan olma yolunda bir inisiyasyon riti olarak uyguladılar. Vaftizci Yahya, kral Herodos’u radikalce eleştirdiğinden kafası kesilerek idam edildi. Hz. İsa, zamanın ve sır tutmanın büyük öneminin bilincindeydi. Yapabildiği kadar çok insanı silahlandırarak Romalılara ve Seduzenlere karşı bir kütle ayaklanmasını sahneye koyması gerekiyordu. Bu da düşman, kuvvetinin büyüklüğünün farkına varmadan yapılmalıydı. Bu nedenle gizlice buluşuluyor, stratejiler yapılıyor ve herkesce bilinmeyen yerlerde dua ediliyordu. Hz. İsa, yüksek makamları provoke etmekten çekinmiyor ve Israel tahtındaki hakkını belgelemeyi kanıtlayabilmek icin başkentte gücünü göstermek geretiğini düşünüyordu. Bunun için bir plan geliştirerek Filistin halkına, onları egemenliklerine kavuşturmak üzere beklenen kral olduğunu gostermeyi amaçladı. Olabilecek en büyük sensasyonu yaratmak üzere Tapınağa giderek orta büyüklükte bir ayaklanma çıkarmayı başardı. Kutsal Tapınağın bir pazar yeri olarak kullanılmasını, tezgahları devirerek ve kutsal yerden atarak protesto etti. Bu yapılanın, büyük bir başarı olduğuna inanılmaktaysa da, olay sonun başlangıcı oldu. Yakobus hemen yakalandı. Hz. İsa’nın da peşine düşüldü. Roma Valisi Pontius Pilatus, Hz. İsa’yı da Gethsemane Bahçesi’nde iki sütun arasındaki bir inisiyasyon seremonisi sırasında yakaladı. Dinlerinin sütunları olduklarını iddia eden iki kardeşi ölüm cezası bekliyordu. Ancak sadece bir tanesinin öldürülmesi, çıkabilecek büyük bir ayaklanmayı frenleyebilirdi. Bu nedenle de bir tanesini öldürmeye ve affedilecek olanı da halkın seçmesine karar verdi. Halkın büyük çoğunluğu Kumranlı olduğundan Yahudilerin Kralı İsa yeterli oyu alamadı. Suçlu bulunup işkence gördü ve başına dikenlerden yapılmış bir taç giydirilerek T biçimli bir çarmıha gerildi. Ölümü de çabucak oldu. Ancak bu ölümle ilgili birçok sav vardır. Tosefta Şebut adlı İbranice bir metinde, Hz. İsa ile Yakobus arasındaki bu durum, Hz. Süleyman Mabedinde rampa yukarı yapılan bir yarış haline sokulmuştur. Bu yarışta Hz. İsa iki sütuna vararak tam kazanmak üzereyken kardeşi leyhine kendini feda ederek ölüme atılmıştır. Böylece iki İsa olduğu kuramının pek de yanlış olmadığı ortaya çıkmaktadır. Ama asıl ortaya çıkan cok daha önemli bir konu vardır; o da teslis, yani baba-oğul-kutsal ruhtan olusan kutsal üçlü konusudur. Buradan Hıristiyanlığın aslında tek tanrılı bir din olmayıp üç tanrıdan oluştuğu çıkarılabilir. Bu konuda, teslis’in menşeini Zedek ve Mişpat ile Şalom‘dan almış olması olasıdır. Bugün Davud Yıldızı Yahudiliğin simgesi olarak bilinmektedir. Bu, altı köşeli yıldızın menşeinin, aslında Yahudilikle hiçbir ilişkisi yoktur. Burada birbirine ters olarak üst üste konan iki üçgen bulunmaktadır. Sivri ucu yukarıda kalan üçgen, firavunun gücünü gösterir. Üçgenin tabanı yere basar, sivri ucu da göğü işaret eder. Ters üçgen, rahibin gücünün simgesidir. Bu, göğe oturur ve yere doğru yönelir. Altıgen yıldız böylece iki taraflı Mesih‘in simgesi olmuştur. Davud Yıldızı olarak bilinmesinin nedeni, Hz. İsa tarafından böyle adlandırılmış olmasındandır. Yahudiler tarafından ancak 19.yy.’da simge olarak kabul edilip kullanılmaya başlamıştır. Davud Yıldızını Hz. İsa’nın Mesihlik sembolü olarak aldığımızda bu simgenin Hıristiyanlığın simgesi olduğu ortaya çıkmaktadır. Yahudiliğin işareti ise haç’tır. Bu haç’ın aslı, bildiğimiz anlamdaki haç’tan ziyade T harfine benzeyen Tau’dur. Tau, Yahve’nin simgesidir. Hıristiyanlık Kilisesinin kullandığı haç, gerçekte bir Mısır hiyeroglifidir ve Kurtarıcı anlamına gelir. İbranice‘ye çevrilmiş hali Yehoşva veya Yoşvadır. İsa adı da buradan gelir. Yani Hıristiyanlık Kilisesinin kullandığı haç, Hz. İsa’nin simgesi değil, asıl adıdır. Yahudilerin Kralının çarmıha gerilerek öldürülmesi ile bir çok insan Hıristiyanlığa ilgi duymaya başladı. Bu kişilerden biri de Şaul adlı Tarsuslu Yahudi bir Roma vatandaşıydı. Şaul İS. 37’den itibaren Pavlus olarak bilinir. Hıristiyanlık Kilisesinin başlangıcı, Pavlus’un meydana getirdiği bir oluşumdur. Ölü Deniz yazı rulolarında, Pavlus Kumran konseptine uygun olarak hareket etmediğinden sahtekarlık ve yalancılıkla itham edilmektedir. En önemlisi, Pavlus ile ona bağlı olanların, Sütunlar paradigmasını hiç kavrayamamış olmaları ve Yahudilik düşüncesini, Teslis konsepti gibi Yahudilikle ilgisi olmayan düşüncelerle rasyonalize etmeye çalışmaları olmuştur. Pavlus, Efes’teki Büyük Tiyatroda büyük bir insan topluluğu önünde bir konuşma yaparak, Hz. İsa öğretisini tamamen yanlış biçimde yorumladı[33]. O devirlerde Efes kozmopolit bir kentti ve burada yerleşik Yahudi mezhebinde iyi eğitilmiş, entellektüel kişiler yaşıyordu ve bunların Pavlus’un saçmalıklarını dinleyecek vakitleri yoktu. Kendini vaiz ilan eden Pavlus, daha sonra karışıklık çıkarmakla suçlanarak Tiyatronun görüş alanı içinde kalan bir tepe üzerindeki sur kulesine bir süre hapsedildi. İS. 66-70 yılları arasında çıkan Yahudi Savaşına, Yakobus’un öldürülmesinden ve Roma Valisinin, Tapınak hazinesinden yararlanmak istemesinden sonra çıkan karışıklıklar neden olmuştu. Roma’lılar, hazineden olabildiğince fazla parçayı Roma’ya götürmek üzere mabedi yağmalamak istediler. Bu nedenle de Tapınağı sistematik biçimde yaktılar. Bugün yerinde, orijinal mabedden sadece En Kutsal Yerin Batı duvarı ile muazzam platformu destekleyen duvar kalmıştır ve yeri Kubbetüssahra’nın İslami üslubdaki kubbesiyle belirlenmektedir. Orijinal belgesi artık bulunmasa da[34], önemli görevi, Hz. İsa bir, kardeşi ise yirmi yıl yapmıştı. Zelot’lar[35] İS 67’de Kudüs ve Tapınağı ellerine geçirdiler. Bir yıl sonra, Yahudi olmayanların eline geçmesini önlemek için kutsal yazı ruloları, kablar ve paradan oluşan Tapınak hazinesinin saklanmasını kararlaştırdılar. Bu işin tam zamanı gelmişti. İki yıl sonra da Kudüs, Titus’un eline geçti. Oradaki Zelot’lar tutsak edildi. Son Zelotlar da, Masada Kalesinde Romalılara teslim olmaktansa intihar ederek ölümü seçtiler. Nasıralılara Hz. Musa’dan beri babadan oğula geçerek gelen sırların bir bölümü böylece Hz. Musa’nin emrettiği gibi kutsal emanete en yakın yer olan, Tapınağın temeli altındaki bir dehlizde saklandı. Kalanlar da başta Kumran mağaraları olmak üzere ülkenin değişik yerlerinde gizlendi. Bu mağaralarda bulunan bakır ruloların birinden anlaşıldığı kadarıyla en aşağı bir kopyasının da Tapınağın altında saklı olduğu ortaya çıkmaktadır. Tapınak Şövalyelerinin Tapınağın altında saklanmış olanları bulmuş olması büyük olasılık içindedir. Bu yazının bulunmasıyla tam bir hazine haritası da ele geçirilmiş olmaktaydı. Bulunan başka bir bakır ruloda inanılmaz miktarda altın, gümüş ve mücevherle birlikte en az yirmidört yazı rulosundan daha söz edilmekte ve altmışbir başka gizleme yeri daha açıklanmaktadır. Yahudilerin savaşı kaybetmeleriyle Tapınak da son defa yıkılmış ve yazı ruloları unutulmuştu. Hz. İsa, devrimciliği yanısıra demokratik düşünmenin de öncüsü olmuştur. Aslı bugün maalesef varolmayan Hıristiyanlık İnancının gelişimini, Hz. İsa’nın öğretilerini yok etmiş olmakla birlikte, Yahudi Savaşını aşmayı başaran Kudüs Cemaatinin birkaç üyesinin Hz. İsa’nın mesajlarını İskenderiye üzerinden dünyaya yaymayı da başardığı söylenebilir. Bunlardan Ebionim adındaki bir mezhep, Yakobus Kilisesinin doğrudan mirasçısıdır. Ebionim, Kumranlıların kendileri için de kullanmış oldukları bir addır ve fakirler anlamına gelmektedir. Bu mezhebin inancına göre Hz. İsa, büyük bir öğretmen olmakla birlikte tanrı veya oğlu değildi. Bunlar, kendilerini Yahudi olarak kabul ediyorlar ve Hz. İsa’nın Mesih olduğuna inanıyorlar, gerçeklerin düşmanı olarak gördukleri Pavlus’u da sevmiyorlardı. Hz. İsa’nın ölümünden sonra çok uzun süre Ebionim ve Nasıralı kavramları, Roma Katolik Kilisesince dinsizlikle lanetlenmişti. Hz. İsa’yı bir insan olarak gören Ariusçuluk bunun sonucunda oluşmuştu[36]. Gizli kurumlar tarih boyunca hep vardı ve onlardan krallar, liderler ve halk korkmuştu. Güç ve kuvvet hayali yaratmak ve üyelerinin sadakatini sağlamak üzere mit ve efsaneler geliştirildi. Kasıtlı veya kasıtsız yanlış yorumlamalar getirildi. Kaynakça : 1. Albright, W. F.: The Archaeology of Palestine, Pelican, Baltimore 1960. 2. Allegro, J.: Die Botschaft vom Toten Meer: Das Geheimnis der Schriftrollen. Fischer Verlag, Frankfurt a.M. 1957. 3. Anati, E.: Palestine Before the Hebrews. Jonathan Cape, London 1963. 4. Çığ, M. İ.: İbrahim Peygamber. Analiz Basım Yayın Tasarım Uygulama, İstanbul 2000. 5. Çığ, M. İ.: Kur’an, İncil ve Tevrat’ın Sumer’deki Kökeni. Analiz Basım Yayın Tasarım Uygulama, İstanbul 1997. 6. Gordon, C.: The Common Background of Greek and Hebrew Civilization: Journal of Cuneiform Studies (JCS) 41/1, 1989. 7. Hancock, G.: Die Wächter des heiligen Siegels: Auf der Suche nach der verschollenen Bundeslade. Lübbe Verlag, Bergisch-Gladbach 1992. 8. Hançerlioğlu, O.: Felsefe Sözlüğü. Remzi Kitabevi, İstanbul 1977.
9.
Knight, C. & 10. Martinez, G.: Dead Sea Scrolls. Brill Erdmans Publishing, Leiden 1996. 11. Sora, S.: The Lost Treasure of the Knights Templar. Destiny Books, Rochester 1999. 12. Wood, D.: Genesis: The First Book of Revelations. Baton Press, Kent 1985. |
|