SESSİZLİĞİN SESİ
|
“Sessizliğin Sesi” kitabına ait bir özeti
zamanında arşivlemiştim. Geçenlerde tekrar ve tekrar
okudum, uzun yılarını zazen yaparak zen izdeşliğinde
sessiz sedasız harcamış biri olarak edindiğim
tecrübeler ile görüşlerimi parantezler içinde
serbestleştirerek kıymetli görüşlerinize
arzediyorum.
İç ışığımız cesaretle serbest bırakılmayı bekliyor,
sabır bunu besleyip büyütecektir.
Mehmet Everest
Açıklama:
“Aşağıdaki metin, Doğu’da, mistisizmin öğrencilerine
verilen eserlerden olan Altın İlkeler Kitabı’ndan
(The Book of the Golden Precepts) alınmıştır.
Bu
metindeki daha önce iç yolculuğa derinlemesine
çıkmamış olanlar için anlaşılması zor yerler
olacaktır. Şimdi Sonsuz Doğu’da çalışmalarını
sürdüren İlhan Güngören, senseyimle
zazen yaparak zen izdeşliğinden yakalamış olduğum
deneyimlerimi Tibet Budizmi ve tasavvuf
araştırmalarımda yakaladığım benzerlikleri
(parantezler içinde) arzediyorum.
(
Orijinal ilkeler ince dikdörtgenlere, kopyaları ise
çoğu zaman da diskler üzerine çizilmiş, bazen Tibet
dilinde, ama çoğunlukla da ideografik işaretlerle
yazılmışlardır. Kutsal dini dil (Senzar) kendine has
bir alfabeye sahiptir; fakat daha çok heceli değil
de ideografik karakterlerle gösterilen çeşitli yazım
biçimleriyle dile getirilmiş de olabilir. (Senzar
dilinde 55 harf, 50 rakam, geometrik şekiller ve
renkler bulunmaktadır).
Bazı İlkeleri Buda öncesi, bazıları daha ileri bir
tarihte yazılmış olan Altın İlkeler Kitabı yaklaşık
doksan tane farklı küçük risaleyi içermektedir.
Not:
Bu belgelerin, genellikle, 7500 – 8000 yıllık olduğu
kabul edilmektedir. Diğer bazı kaynaklar ise,
palmiye yapraklar üzerine yazılarak, korunması için
kimyasal işleme tabi tutulan söz konusu belgelerin
minimum on bin yıllık geçmişi olduğu kabul
etmektedirler. Bu metinler Bayan Helena Petrovna
Blavatsky* tarafından tercüme edilerek ondokuzuncu
yüzyıl sonlarında Batı Dünyasına tanıtılmıştır.
Bayan HPB, bilgeliğin hiçbir millete has olmadığını,
bilgeliğin değişik milletler ve bölgelerde olduğunu,
ancak sonuçta kaynağın tek olduğunu söylemiştir.
*“Öğretiler hakkında büyük konuşmayın, karşınıza
hemen bir deneme çıkar”. (H.P.Blavatsky)
SESSİZLİĞİN SESİ
“THE VOİCE OF THE SILENCE”
Nesnelere tepkisiz kalmış olarak Lanu (mürit),
düşünce üreticisi, yanılsamayı uyandıran, duyuların
Kralını aramalıdır. (düşünceleri uyandıran,
düalitik-ikici kavrayışın kaynağı olan
istekler/korkular, bunların elde edilmesinden
duyulan aldatıcı sevinç, elde edilmemesinden
hissedilen yine aldatıcı sükûtu hayallerin kaynağı
olan “BEN” i bulmalıdır)
Zihin Gerçeğin büyük katledicisidir ( zihin; ikici
bakış ile gerçeğin sürekli çevresinde dönmemize
neden olur, bu aşılmadıkça, şeylerin oluşların
gerçekliği kabak gibi gözümüzün önündeyken bile
görülemez, sürekli vıdı vıdı eden çok konuşup bir
şey söylemeyip, hep yakınan güdümlü zihnin durulması
ile ancak gerçeği örten kabuk aralanacak, kapısız
kapının eşiği görünecektir...). Mürit, katlediciyi
öldür. Çünkü uyanırken rüyasında gördüğü tüm
şeylerin kaybolması gibi kendi şekli de kendisine
bir yanılsama olarak göründüğünde, çokları duymayı
kestiğinde, sadece o an BİR'i ayırt edebilir,
dış sesi öldüren iç ses.
Sadece o anda, ondan önce değil, doğruya, Sat
krallığına girmek için, yanlışı, Asat
bölgesini terk edecektir (tasavvufta da dış-âfâktan,
iç/enfüse yolculuktan bahs geçer; şeyleri terk,
terki terk, terkleri terkeden kendini de terk ile
ancak hakikat aleminin kapılarının açılacağı gerçeği
vurgulanır).
Ruh görmeye muktedir olmadan önce, içteki Uyum elde
edilmelidir ve vücudun gözleri bütün yanılsamalara
kör kılınmalıdır (alışıldık yaşamın boşluğu, kalıcı
huzur verememesinin farkedilmesi ile başlayan bu
içsel yolculuk için önce; bireyin düşünce dinamiğini
ağırlaştıran gereksizliklerden arınması, şeylerin
geçiciliğinin farkedilmiş olması gerekir. Elbette
yine eylem ve istekler olacaktır ama arada çok
önemli ayrıntı şudur, “gereklilikler” Bu şuna
benzer; son derece lüks bir otelde yemek yersiniz,
size gereken orada yediğiniz bir avuç sebzedir, ve
orada dolaşırken aldığınız temiz oksijendir,
diğerleri zihnin beklentileridir...).
Ruh duymaya muktedir olmadan önce, insan kükremelere
ve fısıltılara, azgın fillerin çığlıklarına ve ateş
böceğinin gümüşi vızıltılarına sağır olmalıdır
(zazende ilerledikçe karşılaşılan ani sesler,
yanıltıcı görüntüler... Bunlar esasen giderek
inanılmaz keskin hale gelen 5 duyunun o ana kadar
alıştığının dışındakileri de farkeder olmasıdır...
eskiden zorlukla duyulan bir kapı gıcırtısının veya
pencere önünden pike yaparak geçen kırlangıcın
ötüşünün adeta bomba patlaması gibi duyumsanmasıdır,
üstelik bu bomba sanki sizin içinizde patlamış kadar
net algılanmasıdır.... İç sesin kesilmesi ile
evrensel ve bitmeyen ninni “sısss” sesinin
dinlenmesidir, bir süre sonra bakılır ki her tür ses
ve görüntü yüce bir öğreticinin harfleri,
kelimeleri, cümleleridir...)
Ruh anlamaya ve hatırlamaya muktedir olmadan önce,
kilin önce çömlekçinin zihninde şekil alması gibi
Sessiz Varlık ile birleşmelidir (keskinleşen 5 duyu
farkedilmeden herkeste varolan 6. duyunun ortaya
çıkmasına ve giderek siz ve evrensel ortak bilgi
bankası ile irtibata geçmenin başlamasına götürür).
Böylece Ruh duyacak ve hatırlayacaktır ve iç
varlığına Sessizliğin Sesi konuşacak ve şöyle
diyecektir:
“Hayatının Güneş ışığında yıkanırken ruhun
gülümsüyorsa, ruhun kendi et ve madde kozası içinde
şarkı söylüyorsa, ruhun yanılsamalar şatosu içinde
ağlıyorsa; ruhun kendisini Hoca’sına bağlayan gümüş
ipi parçalamak için mücadele ediyorsa; Ey Lanu, bil
ki ruhun bu yeryüzüne aittir (bireysel varlığın;
sanılanın çok üstündeki potansiyelinin huzurla
farkedilmesi aşaması, bundan sonra kıvaçlı bir
yaşamın her tür eksikliğe rağmen kabullenilerek her
şey ile eksilmez bir barış içinde uyumla
yaşanması... Yüksek farkındalık içinde yüksek neşe,
enerji artışı...).
Tomurcuklanan ruhun Dünya'nın gürültüsüne kulak
kabarttığında; yanılsatıcı dünya olan yanılsamanın
kükreyen sesine ruhun cevap verdiğinde, acının sıcak
gözyaşlarını gördüğünde, korktuğunda ve kederin
çığlıkları ile sağırlaştığında, kaplumbağa gibi
kişilik kabuğuna çekilir, mürit, bil ki, ruhun
Suskun Tanrısının değersiz bir sunağıdır (bu yeni ve
alışılmadık yüksek farkındalık ile yaşamın
“herkes için ortak” acılarının izlenmesi ve yeniden
gereklilikler ışığında yorumlanma aşaması).
Güçlü olduğunda, ruhun güvenli sığınağından dışarı
doğru süzülür ve koruyucu barınağından uzaklaşır,
gümüş ipini uzatır ve yükseğe doğru atılır: Boşluk
içinde görüntüsünü seyrettiğinde, “bu benim” diye
mırıldandığında, söyle mürit, ruhun hala daha
yanılsamanın ağlarına takılıdır (Bir öğleden sonra
evde Tibet Budizminin ileri ustalarının
uyguladıkları “nefes teknikleri” üzerinde epey
çalıştım, daha sonra “kendi kendine” telkin ile
gevşemenin son raddeleri ile ulaşılan 30 dakikalık
seanslar ile günlük uykunun alındığı zindeliğe
ulaşma çalışmasına geçtim, birden ruhum bedenimden
ayrıldı ve yatakta öylece yatmakta olan kendimi
seyrettim, ve orada yatan cesede “ben, buysam, beni
seyreden bu ben kim?” dedim. Çok sıradışı bir
deneyimdi bu. Enerjideki yüksek potansiyelin ortaya
dökülmesi, kıvançla yaşamı sürdürme, daha ileri
düzeylerde gözle görmeden görme derecesinde 6.
duyunun senin baş gözünle görmediğin çevreni
kuşatması... Ama tüm bunlar bile esas gerçeği senden
gizleyici yanılsamalar zincirinin güçlü direniş
halkalarıdır, çünki sen hala “BEN” demektesin...).
Mürit, bu yeryüzü, acı evidir, “Büyük Sapkınlık”
adındaki yanılsama tarafından aldatılmış Ben'ini
tuzağa düşürmek için yol boyunca korkunç denemeler
ve çeşitli tuzaklar kurulmuştur, “Büyük Sapkınlık”
ruhun tek, evrensel ya da sonsuz Ben'den ayrılmış
olduğuna inanmadır ( EUM diye adlandırdığımız tek
mutlak varlığın bu sunumu sana hazırladığının
farkına varma gereği, tüm çokluğun sofistike
örtüleri arasından “O”nu farkedip “illâ ente/sadece
sen varsın” diyebilecek terkler terkine ulaşmanın
gerekliliği, esasen bu ayrılmanın asla
olmadığının anlaşılmasıdır...).
Cahil Mürit, bu yeryüzü, fitilsiz ve yakıtsız yanan,
hiçbir rüzgarın söndüremediği hakiki ışıklı “Işık
Vadisine” çıkan alaca karanlığa doğru kişinin
yürüdüğü karanlık bir giriştir.
(gerçeği) Yaşamak istiyorsan (alışıldık) hayatını
terket.
Şayet adlarını bilmek istiyorsan, dinle ve hatırla.
Birinci odanın adı CEHALETTİR, sanskritde
AVİDYA denir. İçinde yaşadığın ve öleceğin
odadır.
İkinci odanın adı ÖĞRENME'dir, sadece
zihinseldir; aldatıcı görüntülerin psişik
dünyasıdır.
Üçüncü odanın adı BİLGELİKTİR (bir şeylerin
açıkça farkedilmesi), bunun ötesinde her şeyi bilme
yatar.
Birinci odayı güvenli bir şekilde geçmek istersen,
hayatın güneşi ile yakan arzu ateşlerinin zihnini
karıştırmasına izin verme (bencil istek ve
korkuların sistematik terkedilmesi, her ikisindeki
ortak aldatıcılığın güçlüce farkedilmesi...).
İkinci odayı sağ salim geçmek istersen, orada
yetişen çiçeklerin durgun kokusunu amaç edinmeye
kapılma (“ben oldum” yanılgısına düşme... Evet
eskisine göre çok daha yüksek farkındalık ışığında
öğrenme içindesin, düşüncelerin hızı erişilmez oldu
ve beynin çok daha sistematik doğal işleyişini
yakaladı, “hatta gerekli olduğu için”
istediklerin de önüne gelmekte... Ama alınacak yolun
henüz çok başlarındasın). Karmik zincirlerinden
kurtulmak istiyorsan, Guru’nu bu Maya bölgelerinde
arama (daima “öteler” olduğunu unutma, gelişmeye ket
vurma, hala “BEN” yanılgısı sürmekte...).
BİLGELER duyuların vakit geçirme (bir günü, diğer
güne eşit kılma) bahçelerinde asla durmazlar (hiç
bir şeye bencil ve açgözlükle bağlanmazlar).
BİLGELER yanılsamanın aldatıcı seslerini dinlemezler
(onun gözü asla kaymadı ayeti/Kur’an).
Bütün gölgelerin üzerinde bulunan ve hakikat
ışığının ihtişamla yandığı oda olan, Bilgelik
Odasında sana hayat vermesi gereken şeyi ara (bu
herkese göre değişir, her gelinen kademede vardır
ama sürekli değişir, herkes derecesine göre görür,
her derecenin sırrı ayrıdır).
Lanu (Mürit), Yaratılmamış olan, o odada olduğu gibi
senin içindedir.
Bedenin sesini sustur, iki ışık tek bir ışıkta
birleşebilsin diye hiçbir duyu görüntüsünün onun
ışığı ve seninkisi arasına oturmasına izin verme.
Ve
kendi AGNYANA'nı tanıdıktan sonra -bu cehaletten
bağlıdır- ÖĞRENME Odasından kaç. Bu oda hain
güzelliği nedeniyle çok tehlikelidir; (“huzurumuza
bilgisine güvenerek gelen ile bizim aramızda ondaki
güvendiği bilgi engel teşkil edecektir...”
Gavsiyye/A. Kadir-î Geylânî. Çünki bilgi “BEN”e
gelir... Ben terkedilince bilginin sen olduğu
anlaşılacaktır, daha önce hatırlanan bilginin
hatırlanmasına gerek kalmayacak şekle dönüşmesi...)
sadece senin hazırlanman için gereklidir. Aldatıcı
bir parlaklıkla gözleri kamaşmış ruhun, bu odanın
aldatıcı ışığına yakalanmasın diye dikkat et, Ey
Lanu.
Bu
ışık büyük aldatıcı Mara'nın (gözalıcı
çoklar/kesret) mücevherinden yayılır. O insanlığa
acı çektiren ve ruhu öldüren kusurların
topluluğudur. Duyuları cezbeder ve zihni kör ederek
insanı terk edilmiş bir enkaza dönüştürür (bu
yaşamın irdelenmeden, ebeveynlerimizden duyduğumuz,
gördüğümüz şekilde yaşanması anlamsızlığı. Gerçek
“böylesiliğinin” bile anlaşılmadan yaşanan
yavanlığı).
Ruhlar Alayını (insanları) gözle. İnsan hayatının
fırtınalı denizi üzerinde nasıl havada durabilmek
için kanat çırptıklarına ve bitap düşüp, güçlerini
kaybederek kırık kanatlarla şiddetli rüzgarlar
tarafından nasıl havaya fırlatıldıklarına ve ilk
büyük girdap içinde nasıl kaybolduklarına bak.
Bilgelik odasından mutluluk vadisine geçmeyi
istiyorsan, seni diğerlerinden ayıran ayrılığın
büyük ve dehşetli sapkınlığına karşı duyularını
kapat (arasıra hiç bir şeyden yardım beklemeden iç
dünyana çekil, iç yolculuk yanlız olur, güçlü ol ve
başla).
Sonsuz hayatın açık ve berrak, saf suları, muson
fırtınalarının çamurlu akıntılarıyla karışmazlar
(bir satori esnasında açıkça şunun farkına vardım,
iç sesim bana “sen –insan görüntüsündeki kişi- asla
yokedilemez, zarar verilemezsin” dedi, bu herkes
için geçerli bir kural elbette...).
Sana hükmetmeden önce temiz olmayan düşüncelerine
karşı mücadele et (nefsini islah et). Onlara karşı
onların sana hareket edebilecekleri gibi hareket et,
çünkü sen onlara hoşgörü gösterirsen kök salıp
büyürler; iyi bil ki bu düşünceler seni yenecekler
ve öldüreceklerdir. Dikkatli ol Lanu (mürit),
bunların gölgelerinin bile sana yaklaşmasına izin
verme. Çünkü bunların büyüklüğü ve gücü artacaktır
ve böylece uğursuz varlıklarının farkına varmadan
bunların karanlıklarının varlığı özünü emeceklerdir.
Ölümlü Ben ve Ruhsal Ben asla beraber olamazlar.
İkisinden birisi ortadan kaybolmalıdır; ikisine
birden yer yoktur (ölmeden önce ölmek... bir gün
mutlaka seni terkedip, seni karmalarının sonuçları
ile başbaşa bırakacak nefsini, o seni terk etmeden
terketmek...).
Ruhunun zihni anlamaya muktedir olmadan önce,
kişiliğinin tomurcuğu (istek ve arzular ve bunların
beklenti ve sonuçları) ezilmelidir; yeniden doğuş
imkanı olmaksızın duyuların tüm kurtları yok
edilmelidir. Yolun kendisi olmadan önce yolda
ilerleyemezsin.
Ruhunun tüm acı çığlıklarını dinlemesine izin ver ve
acı çekenin gözündeki gözyaşlarını sen kurutmadıkça
tek bir acı yaşını güneşin kurutmasına izin verme
(“BEN” den başka sayısız “BEN” olduğunun farkına
var, tüm nefislerin bir olduğunu farket). Ama yakıcı
insan gözyaşlarının teker teker kalbine düşmesine
izin ver ve onlara neden olan acı yok olana kadar
kurulanmadan orada kalsınlar.
Ey
kalbi merhamet dolu sen, bu gözyaşları ölümsüz acıma
tarlalarını sulayan akıntılardır. Hayat akışını
öldür, ancak onu öldürürsen, bu sonsuz hayata
susamışlığın için olmasın. Ne Karma’ya ne de doğanın
değişmez yasalarına karşı gelme (yaşamla uyum içinde
ol, değişimin birden olmadığını,
kendiliğindenliğinki zorlamasızlığı gözle). Sadece
kişisel, geçici, gidip-gelen ve sonu olan şeye karşı
mücadele et. Doğaya yardım et ve onunla çalış; Doğa
seni yaratıcılarından biri olarak sayacak ve sana
saygı gösterecek ve itaat edecektir (zamanla doğa
ile birlikte nefes alıp verdiğimizi, evrendeki tüm
zerrat ile ayrılmaz bir bağın farkındalığını çocukça
haşarı bir şaşkınlıkla farkediveriyor insan).
Yola giden sadece tek bir patika (yan yol) vardır;
sadece bunun sonunda “Sessizliğin Sesi” duyulabilir.
Adayın çıktığı merdiven ıstırap ve acı
basamaklarından oluşmuştur. Bunlar sadece erdemin
sesi ile sessiz hale getirilebilirler. Zavallı
Mürit! İçinde geride bırakmadığın tek bir tane kötü
huyun varsa merdiven ayaklarının altından kayacak ve
sen düşeceksin (bu çok doğru, ama bu ayağı kaydıran
huyun terki ile eski dereceye hızla getiriliyor
insan, “Hak” kaybedilmiyor yani... Burada, evrensel
destekteki amaç; “bağcı dövmek değil, üzüm yemek”
olduğu anlaşılıyor); merdivenin ayakları
günahlarının ve kusurlarının derin balçığı içine
dayalıdır ve bu geniş madde uçurumunu geçmeye
kalkışmadan önce, ayaklarını Vazgeçme (seni
ağırlaştıran, ruhunu sakinleşmekten alıkoyan kötü
huy ve boş eylemlerin terki) Sularında yıkamalısın.
Tedbirli ol, merdivenin alt basamağına hala kirli
olan ayağını basma. Yazıklar olsun sadece bir
basamağı bile çamurlu ayaklarla kirletmeye cüret
edene.
Çamur kuruyacaktır, sertleşecek ve ayağını oraya
bağlayacaktır, ve kurnaz avcının ağına yakalanmış
kuş gibi yeni bir ilerleme imkanı kalmaksızın orada
kalacaktır. Kötü huyları şekil alacaklar ve onu dibe
kadar çekeceklerdir. Günahları, güneşin batışından
sonraki çakal sesine benzer bir sese sahip
olacaktır; düşünceleri bir orduya dönüşecek ve bir
köle gibi onu arkalarından sürükleyeceklerdir.
Lanu, kutsal yolculuğunda birinci adımı atmadan önce
arzularını öldür, kötü huylarını aciz kıl
(tasavvufta; insanın kendi çabasıyla gelebileceği en
yüksek nokta “acziyet makamı” esasen ne kadar aciz
olduğunun derinliğine anlaşılması, ancak bundan
sonra ilâhi destek başlar...).
Zihnine huzur ver ve bütün dikkatini şimdiye kadar
görmediğin (Bâtınî) fakat duyduğun hocanın üzerinde
topla.
Ey
Lanu, önünde olan yol uzun ve yorucudur. Geride
bıraktığın geçmişinle ilgili tek bir düşünce seni
aşağıya sürükleyecektir ve yeniden tırmanmaya
başlamak zorunda bırakacaktır.
Geçmiş tecrübelerin hatırasını içinde öldür. Arkana
bakma (“sürekli şimdinin” gerekliliği), yoksa
kaybolursun.
Arzunun, onu tatmin ederek veya doyurarak
öldürülebileceğine inanma, çünkü bu bozulup yok olan
şey tarafından uyandırılmış iğrenç bir şeydir. Kötü
huyu beslemek, onu geliştirmek ve güç vermek
demektir. Solucan gibi çiçeğin bağrında saklanır
(sendeki içsel/ruhsal gücü tüketir...).
Bütün bunların gerçekleşmesini arıyorsan, nerede
senin bireyselliğin! Nerede Lanunun (müridin)
kendisi! Ateş içinde kaybolmuş kıvılcım, okyanusta
damla, evrensel ve sonsuz ışımaya dönüşmüş olan
daima var olan ışın olmuştur (ustaların sorduğu
koanı anımsatıyor, “etinin, kemiğinin gerisindeki
nedir?”).
Ve
şimdi bütün bilginin mükemmelleşmesi olan Boddhi
ağacının altında dinlen (olgunlaşmayı bekle, hala
çarpışan istek ateşleri ve bunlardan ayrılmaya
çalışan senin oluşturduğun sükûnet yanlızlığındaki
mahsunluk fırınında Yûnus gibi pişecek ve
olacaksın...), çünkü bil ki tüm bu şeyler
gerçekleşirse sen kendinin Hocasısın (ne ararsan
kendinde ara...) ve en mükemmel ruhsal durumda
doğacaksın demektir.
Bak işte! Işık olmaya ulaştın; Ses’e dönüştün, sen
Hocasın; kendin kendi araştırmalarının amacısın;
sonsuzluklar içerisinde yeniden yankılanan,
kesilmeyen SES, her türlü günahtan ve değişiklikten
arınmış, yedi ses BİR içinde, SESSİZLİĞİN SESİ
.”
SÖZLÜK
NADA:
Ruhsal varlığımızın, “SESSİZLİĞİN SESİ”nin
“seslerinin” algılanması.
DHARANA:
Zihinsel taşıtın ruhsal taşıtın içinde mükemmel ya
da yoğun konsantrasyonu.
RACA:
Kral, yöneten ya da kumanda eden.
SAT:
Öz, hakikat.
ASAT:
Var olmama, yalan, yanılsatıcı.
SAKKAYADİTHİ:
Diğerlerinden kesinlikle farklı ve bağımsız
olduğumuza
inanma
yanılsaması;
kişiliğimizin geçici ve dünyevi
“BEN”imizin
sonsuzluğuna inanma
yanlışlığı.
ATTAVAA:
Ruhumuzun ölümsüz ruhtan ayrılmış olduğuna inanma
hatası.
AVİDYA:
Cehalet.
AKHASARA:
Mükemmel, ruhsal, kendi kendine gören bilinç.
GURU:
Hoca.
AGNYANA:
Cehalet.
MARA:
Ruhsal varlığımızı yani tutkularımızı, kusurlarımızı
vs.yi öldüren şey.
Doğu mitolojisi bunu
bir şeytan gibi temsil eder, bu nedenle Mara bir
ölüm tanrısıdır.
MAYA:
Yanılsama, yanılsatıcı dünya, hakikatin sadece
görünen olduğuna
inanma; nesnel dünya,
tezahürî evren, kişiliğimiz vs. de Maya olarak
adlandırılır. Sonuç olarak zamansız varlıklardan
olmayan (dünyevî) her şeydir.
LANU:
Mürit. Mütevazı biçimde öğrenmeye hazır olan kişi.
Bilgeliği bir
mükafat olarak değil
ama iç varlığın derin bir hakkı olarak arayandır.
BUDA:
“Aydınlanmış” insan, nesnelerin ve olguların özünü
“gören” kişi,
gerçekle birleşmiş ve
artık yanılsamaya kapılmayacak olan kişi.
TANHA:
Yaşama isteği ve böylece ölüm için korku, çünkü
hayat ve ölümün
aynı paranın iki yüzü
olduğu ve biri kaybedilmeden diğerinin
aranmadığı
anlaşılmamıştır.
UPADHİ:
Taşıt.
DHYANA:
Zihnin kesin ve tam kontrolünü uygulamak için
ulaşılmış olan en büyük
ruhsal mükemmelleşme durumlarından biri. Bu, insanın
kendisine
mükemmel olarak sahip
olması olan Samadhi’ye götürür, bu kişi
yeryüzü evrimlerinin
sonuna gelmiş olan kişidir. (meditasyonla ileri
düzeye erişilerek elde edilir, meditasyonda ileri
düzey; nefesin çok daha sığlaşması, çok az oksijene
ihtiyaç duyacak kadar heyecanların, beklentilerin
bitirilmiş olması, zihinsel yaşamın ananılmaz hızına
neden olan düşünce hızını engelleyen kelimelerle
düşünme ikiciliğinin aşılması, bu tamamen teknik bir
olaydır. Dilin zazen de ters çevrilerek çene ile
baskılanmasının doğal olarak zamanla düşünceleri
kelimelere dökmeye çalışan dilin baskısının,
düşünceyi yavaşlatmasının çözülmesidir...)
|