1

T.C.

GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

ANKARA

TÜRKÇENİN DOĞRU KULLANIMI

(İLETİŞİM, ETKİLİ KONUŞMA, YAZMA VE OKUMA KILAVUZU)

Yayıma Hazırlayanlar

Dr. Dz. Öğ. Kd. Alb. S. Ömer ERENOĞLU

Düzeltmen Selma OTÇU

Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları

ANKARA

GENELKURMAY BASIMEVİ

2007

2

ISBN: 975-409-384-9

NSN: 7610270336066

YAYIN KURULU BAŞKANI

Korg. Eyüp KAPTAN

YAYIN KURULU

Dr. Dz. Öğ. Kd. Alb. S. Ömer ERENOĞLU

Dr. Öğ. Kd. Alb. Mehmet ÖZDEMİR

Uzm. İlkay SARIKAYA

Uzm. Selma OTÇU

DÜZELTİ

Uzm. Yasemin TAŞCI

Uzm. Melek ALKA

SAYFA DÜZENİ

Leyla KUZUCU

KAPAK TASARIMI

Ceyhan KURHAN

3

SUNUŞ

Dil, insanlık tarihiyle beraber ortaya çıkmış ve süregelmiş bir

olgudur. Bu süreçte insan ve iletişim birbirine koşut olarak gelişim

göstermiştir. Dil, kültürün en temel ögesi olarak insanlar arası

iletişimde en etkin araç olarak kabul edilmektedir. Dilin düşünceyi

etkilemesi, kültürel değerleri nesilden nesile aktarması ve millete yön

vermesi yaşamsal önem arz etmektedir.

Dilin düşünce ile etkileşimi göz önüne alındığında, dilde

oluşabilecek kirlenme zaman içinde millî kültür yapısını da

bozabilecektir. Dilde meydana gelen kirlenmeye yabancı dillerden

dilimize giren çok sayıda sözcük ve dilimizin yanlış kullanımı neden

olmaktadır. Yabancı sözcükler dilbilimin öngördüğü incelemeden

geçirilmeden kullanılmamalıdır. Bu sözcüklerin yerine Türkçe karşılığı

olanların kullanılmasına özen gösterilmelidir.

ATATÜRK, Türk kimliği ve kültürünün en önemli unsuru olarak

Türkçeyi görmüştür. Ulu önder, “Millî his ve dil arasındaki bağ çok

kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca

müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla

işlensin. Ülkesinin yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini

de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” diyerek dilimizin

önemini ve yabancı dillerden korunması gerektiğini ortaya koymuştur.

Ancak sonraki dönemlerde dilimizde kirlenme başlamış, son yıllarda

ise bu kirlenme daha da artmıştır.

Bu kirliliğin önlenebilmesi için Türkçemiz doğru kullanılmalı,

yabancı sözcüklerden arındırılmalı, yazım kurallarına uyulmalı, yazılı

anlatımlarda, Türk Dil Kurumunun en son hazırladığı “Türkçe Sözlük”

ve “Yazım Kılavuzu” esas alınmalı, bilişim ve iletişim teknolojisi takip

edilmelidir.

Günümüzde gelişen teknoloji ile uzaklar yakın olmakta, pek çok

eylem iletişim araçlarıyla gerçekleştirilebilmektedir. Bu araçları

kullanırken gereksinim duyacağımız en önemli araç dildir. Dili doğru

kullanmak, insanlar arasındaki iletişimi kolaylaştıracak, aynı zamanda

millî kimlik ve kültürümüzün korunmasına katkı sağlayacaktır.

4

Bu kitap, iletişimi, etkili konuşma, yazma ve okuma becerisini

geliştirerek personelin kendisini daha iyi ifade etmesi, sağlıklı iletişim

kurması, okuma alışkanlığı kazanması ve sonuç olarak Türkçeyi

doğru kullanması amaçlanarak hazırlanmıştır. Yararlı olacağını

umuyoruz.

Eyüp KAPTAN

Korgeneral

Gnkur. ATASE Başkanı

III

İÇİNDEKİLER

SUNUŞ................................................................................

İÇİNDEKİLER...................................................................... III

BİRİNCİ BÖLÜM

TÜRKÇENİN DOĞRU KULLANIMI

A. Dilimizi Niçin Doğru Kullanmalıyız?................................ 1

B. Seçme ve Sıralama Eksenleri......................................... 3

C. Sözcük Bilgisine Sahip Olmak........................................ 6

Ç. Cümle Bilgisine Sahip Olmak......................................... 7

D. Doğru ve Güzel Bir Türkçeye Ulaşmanın Yolları............ 21

İKİNCİ BÖLÜM

İLETİŞİM

A. İletişimin Tanımı ve İnsan Hayatındaki Önemi............... 25

B. İletişimde Dil Unsuru....................................................... 26

C. Etkili İletişimin İlkeleri...................................................... 26

Ç. TSK’de İletişim ve İletişimin Önemi................................ 29

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

İLETİŞİMİN TEMEL BECERİ UNSURLARI

A. Konuşma......................................................................... 31

1. Konuşmanın Tanımı ve Genel Özellikleri..................... 31

a. Konuşmanın Tanımı.................................................. 31

b. Konuşmanın Yaşamımızdaki Yeri............................. 31

c. Konuşma Güçlüğü Çekiyor muyuz?.......................... 34

ç. Konuşma Gücümüzü Geliştirebilir miyiz?.................. 36

2. Güzel ve Etkili Konuşmanın Nitelikleri.......................... 37

a. Güzel ve Etkili Konuşabiliyor muyuz?....................... 37

b. Güzel ve Etkili Konuşmanın İlkeleri Nelerdir?........... 37

c. İyi Bir Konuşmacının Niteliklerini Taşıyor muyuz?..... 40

3. Etkili Konuşmada Dikkat Edilmesi Gereken Konular.... 43

a. Yüz Yüze Konuşma................................................... 43

b. Her Şey Konuşma Tarzında Başlar........................... 44

1) Sözlü İletişim.......................................................... 44

2) Sözsüz İletişim....................................................... 45

IV

4. Konuşma Biçimi: Doğaçlama, Hazırlıklı ve Yazılı

Metin.................................................................................... 49

5. Konuşma Türleri........................................................... 51

a. Günlük Konuşmalar................................................... 51

b. Özel Durumlar İçin Özel Konuşmalar........................ 58

B. Yazma............................................................................. 59

1. Yazının Önemi.............................................................. 59

2. Doğru ve Güzel Yazmanın Önemi................................ 60

3. Güzel Yazı Yazmanın Altın Kuralları............................ 61

4. Güzel Yazı Yazmayı Öğrenmek................................... 62

5. Yazıya Nasıl Başlanmalı?............................................ 63

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

İLETİŞİMİN DESTEK UNSURLARI

A. Okuma............................................................................ 65

1. Okumanın Tanımı......................................................... 65

2. Niçin Okuyoruz?........................................................... 66

3. Okumaya Güdüleme.................................................... 67

4. Okuyucu Türleri............................................................ 67

5. Güdünün Göstergesi Olarak Başlıca Okuma Tipleri.... 68

6. Okuma Zevki ve Kişilik................................................. 68

7. Okumanın Kuralları ve Okuma İle İlgili Öğütler............ 69

8. Okuma Yanlışları.......................................................... 71

9. İyi Okuma Konusunda Bazı Öneriler............................ 72

10. Hızlı Okuma................................................................ 73

11. Hızlı Okuma Tekniği İle İlgili Kavramlar...................... 74

12. Hızlı Okuma Yöntemleri............................................. 75

B. Dinleme........................................................................... 79

1. Etkili Dinleme Stratejileri............................................... 79

a. Duymayı ve Dinlemeyi Anlama................................. 79

b. Dinlemenin Önemi..................................................... 80

c. İyi Dinlemenin Önündeki Engeller............................. 80

ç. Dinleme Çeşitleri....................................................... 82

2. Dinlemeyle İlgili Son Düşünceler: Güdülenme............. 86

V

a. Dinlemenin Neden Önemli Olduğunu Hatırlamaya

Çalışın................................................................................. 87

b. Dinleme Güdülenmesi İçin Engelleri Belirleyin ve

Kaldırın................................................................................ 87

c. Ortak Bir Zemin Araştırın........................................... 88

ç. Dinlemeyi Bir Öğrenme Fırsatı ve Entelektüel Fırsat

Olarak Görün....................................................................... 88

BEŞİNCİ BÖLÜM

ETKİLİ İLETİŞİMİN BASAMAKLARI

A. Yazma ve Konuşmaya Hazırlanmak: İlk Dört Basamak... 91

1. Amaç ve Dinleyici / Hedef Kitlenin İrdelenmesi............ 91

2. Konunun Araştırılması.................................................. 92

3. Düşüncelerinizin Desteklenmesi.................................. 92

4. Düzenleme, Planlama ve Ana Başlıkları Ortaya

Koyma................................................................................. 92

B. Taslak Oluşturma ve Yazma: Diğer Üç Basamak........... 93

1. Taslak Oluşturma......................................................... 93

2. Yazıya Dökme.............................................................. 94

3. Geri Besleme ve Onay................................................. 94

C. Etkili İletişimin Ayrıntıları................................................. 95

1. Amaç ve Hedef Kitlenin İrdelenmesi............................ 95

a. Anahtar Sorular......................................................... 95

b. Amacım Ne?.............................................................. 96

c. Ana Düşünceniz Konusunda Açık Olun: Amaç

Cümlesinin Yazılması.......................................................... 97

ç. Diğer Konular............................................................. 98

d. Hedef Kitlenin İrdelenmesi........................................ 99

2. Konunun Araştırılması.................................................. 103

a. Araştırma Planının Yapılması.................................... 103

b. Bilgi Toplama Kaynaklarının Belirlenmesi................. 104

3. Düşüncelerin Genel Hatlarıyla Ortaya Konulması ve

Düzenlenmesi...................................................................... 106

a. Amaç Cümlesinin ve Ana Düşüncenin Sonlandırılması.. 106

b. Ana Düşüncenin Başlangıçta Ortaya Konulması...... 106

VI

c. Genel Hat: Neden İhtiyacım Var?.............................. 107

ç. Genel Hat: Üç Parçalı Yapı....................................... 107

d. Genel Hat Biçimleri: Resmî Genel Hatlarda Kullanılan

Yapı ve Başlıklar................................................................. 108

e. Gelişmenin Genel Hattı: Bir Yöntem Seçin............... 108

4. Yazma.......................................................................... 119

a. Başkasından Yardım Almaktansa Kendin Düzenle... 120

b. Hızlı ve Etkili Düzenleme - Üç Adım Yaklaşımı......... 121

c. Geri Besleme ve Onay.............................................. 124

ALTINCI BÖLÜM

YAZIŞMALARDA DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN KONULAR

A. Genel Esaslar................................................................. 131

B. Askerî Yazışma Esasları................................................. 131

C. İfade Usulü...................................................................... 132

Ç. Yazım Kuralları............................................................... 132

D. Askerî Kısaltmaların Türetilme ve Kullanılma Esasları... 133

E. Sözcük Kısaltmalarını Türetme ve Kullanma Esasları.... 135

F. Terim ve Sözcüklerden Oluşan Bir İbarenin Kısaltması... 135

G. Diğer Konular.................................................................. 137

KAYNAKLAR....................................................................... 139

1

BİRİNCİ BÖLÜM

TÜRKÇENİN DOĞRU KULLANIMI

A. Dilimizi Niçin Doğru Kullanmalıyız?

Dil ekmek gibi, su gibi günlük yaşamımızın içindedir ve

soluduğumuz hava gibi bizi sarar; bundan dolayı onun varlığını

hemen hemen hissetmeyiz. Gerçekten dil, üzerinde yaşadığımız

toprak gibi ürünlerini sessizce bize sunar ve bizler bu sonsuz

bahçenin meyvelerini sadece toplarız. Aslında dile, insanlığın en

büyük buluşu olduğu için daha fazla ilgi göstermemiz gerektiği

kanısındayız. Çünkü insanlarla, düşüncelerle, nesnelerle aramızdaki

en önemli iletken dildir.

İnsanları, düşünceleri, nesneleri, dilin aracılığıyla kavrarız. Dil

aracılığıyla kendimizi ifade ederiz. İşte dilin önemi burada ortaya

çıkıyor. Türkçemizi niçin doğru kullanmalıyız, sorusunun cevabı da

buradadır. Dili doğru kullandığımızda o iyi bir iletkendir; yanlış

kullandığımızda ise kötü bir iletkendir.

Biz dili ne kadar iyi tanıyor, dili ne kadar iyi kullanıyorsak

iletişimimiz o kadar iyi olacaktır. Dil bizi başkalarına, başkalarını ve

başka nesneleri bize yansıtan bir aynadır. Dili doğru kullanmak, doğru

anlamak bu aynayı mükemmelleştirmek demektir. Kullandığımız

çağdaş araçlardaki göstergelerin, ekranların, ibrelerin bir an için

bozuk olduğunu düşünün. Bu bir felakettir. Fakat bir toplum için

ondan daha büyük bir felaket vardır ki o da insanlar arasında, bir iş

bölümü içinde görev alan kişiler arasında, fikir ve görüş alışverişinde

bulunanlar arasında dil aynasının görevini tam yapamamasıdır.

Düşüncelerimizin anlaşılmasını istiyorsak, bunun en kestirme yolu

dile hâkim olmaktır.

Dil üzerinde düşünür ve dili bir düşünce odağı gibi kabul

ederseniz dilin düşünce yaşamımızı zenginleştireceğini göreceksiniz.

Dil düşüncenin evidir; binlerce yıllık insan zekâsı sözcüklerde,

deyimlerde, ifade kalıplarında gizlidir. İnsanlık tarafından bilgilerimizi

depolamak için kullanılan ilk araç dil olmuştur. Bugün aynı işi daha

sistemli yapması için bilgisayarı yarattık. Buna rağmen günümüz için

şunu söyleyebiliriz: Dile yüklenmiş bilgi, bilgisayarlarımıza yüklenmiş

bilgiden fazladır. Dil, bilgisayarlardan fazla olarak bilgilerin sadece

yüklendiği yer değildir, aynı zamanda bilginin üretim alanıdır. Kısaca

üzerinde durulması gereken konu, dilin düşüncelerimizi yansıtan bir

araç olduğu gibi düşüncelerimizi geliştiren bir alan olduğudur. Basit

bir örnek verelim: Bir insanın bildiği sözcük sayısıyla, düşünce

zenginliği doğru orantılıdır. Bildiğimiz sözcük sayısı ne kadar fazlaysa

2

düşünce alanımız da o kadar geniştir. İlk bakışta bu düşünce pek

doğru görünmese de olgular incelendiğinde doğruluğu ortaya

çıkmaktadır. Rönesans dönemi bilgin ve ressamları bakış açısı

(perspektif) kavramını yaratmasalardı, gözümüzle görmemize rağmen

önümüzde uzayan ağaçlı yolun bir bakış açısı yarattığını

göremeyecek ve ilk çağların insanları gibi ağaçları resmimizde aynı

boyda çizecektik. Rönesans bilgin ve ressamlarının gözlemini bize

ulaştıran şey “bakış açısı” sözüdür.

Dil üzerinde derin bir düşünce geliştirmeden doğru düşünmemiz

olanaklı değildir. İnsanlar, nesneler vasıtasıyla değil sözcükler

aracılığıyla düşünür. Bundan dolayı düşüncenin iki aracının olduğunu

söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi dil, diğeri mantıktır. Bilimlerin

sunduğu bütün bilgiler bize sadece iki kaynaktan gelir. Dil üzerinde

düşünmek ve doğayı incelemekten. İşin ilgi çekici yanı doğadan gelen

bilgilerin de dil kalıbına döküldükten sonra bize ulaşıyor olmasıdır.

Anlaşılmak, mesleğimizde başarı elde etmek, yaratıcı olmak,

yaradılışımızdan getirdiğimiz ve sadece kendimize ait olan

yeteneklerimizi yurdumuzun ve insanlığın hizmetine sunmak

istiyorsak işe dilimize ilgi göstermekle başlayabiliriz.

Önce, dilin oluşturduğu sistemden, daha sonra da söz ve

yazıdan bahsedelim.

Dil, soyut bir sistemdir; buna karşılık onun kişisel kullanımı olan

söz ve yazı somuttur. Çağdaş dil bilimi, sözün altında yatan soyut bir

dil sistemi olduğunu ortaya çıkarmış bulunmaktadır. Batılılar, dil

biliminin bu keşfinden sonra okullarında dil bilgisinin yanında

öğrencilerin dillerini daha yetkinlikle kullanabilmelerini sağlamak

amacıyla, çağdaş dil bilimiyle birlikte dil sistemine yönelik bilgiler de

vermeye başladılar. Dilin oluşturduğu bu sistemi tanımak, bizlere dili

daha derinden kavrama ve daha başarılı kullanma olanakları

kazandırmaktadır. Dilin nasıl bir sistem oluşturduğunu birkaç örnekle

açıklamaya çalışacağız. Ayrıca Türkçemizin sistematik yapısını bir iki

küçük örnekle anlatacağız.

Her dil, farklı bir dünya görüşünü yansıtır. İngilizce, Türkçe,

Fransızca dünyayı farklı biçimde algılar. Bu algılama farkı aynı

nesneleri adlandıran sözcüklerin farklı anlamlar taşıması sonucunu

doğurur. Türkçe yürek, Arapça kâlp, Fransızca “coeur”, sözcüklerinin

anlamları aynıdır, ancak kapladıkları anlam alanı yönünden dilsel

değerleri farklıdır. Bu olguya somut bir örnek verelim:

3

Gökkuşağı, somut bir gerçeklik alanıdır. Bize değişmeyen bir

ışık tayfı sunar. Bu tayfta yer alan renkler örneğin Türk dili tarafından

yediye bölünerek, bir Bantu dili tarafından üçe bölünerek

adlandırılmaktadır. Bu durumda bir rengin değeri, yani gerçeklik alanı

Türk dilinde 1 / 7, Bantu dilinde 1 / 3’tür. Yani gökkuşağındaki renkleri

yedi sözcükle karşılayan Türkçede bir sözcüğün payına düşen

gerçeklik alanı daha küçük, gök kuşağındaki renkleri üç sözcükle

karşılayan Bantu dilinde bir sözcüğün payına düşen gerçeklik alanı

daha büyüktür. Bunun anlamı şudur: Bir sözcüğün geniş bir anlama

gelmesini bir dilin zenginliği olarak düşünüyorsanız, Bantu dilindeki

renk adları anlam yönünden daha zengindir. Ancak,

düşündüğümüzün aksine bir dilde bir sözcük, anlam yönünden ne

kadar dar bir gerçeklik alanını dile getiriyorsa o dilin anlatma yeteneği

o kadar gelişmiştir.

Her dilde sözcüklerin farklı değerlerde olması tercüme konusunu

yakından ilgilendirmektedir. Sözcüklerin değer farklılığı hiçbir dilden

hiçbir dile tam tercüme yapılamaması sonucunu doğurmaktadır. En iyi

yapılmış tercümelerde bile konusuna göre az veya çok mutlaka bir

kayıp söz konusudur. Yurdumuz göz önünde bulundurulduğunda çağın

bilgilerini edinmek için tercüme çalışmaları çok büyük bir öneme

sahiptir. Ancak bu tercümeler, biraz önce sözünü ettiğimiz sözcüklerin

değer farklılıkları göz önüne alınmayarak yapıldığından, yani Batı

dillerindeki bilgiler Türk dil sistemi içinde anlatılamadığından,

edindiğimiz bilgiler eksik kalmakta, yurdumuzda gerçek bir bilim yaşamı

kurulamamaktadır. Daha önce dilin düşüncenin evi olduğunu söyledik.

Şimdi şunu ekleyelim: Düşünce ancak ve ancak ana dilin bahçesinde

çiçek açar. Bilimi Türkçede kuramıyorsak, ona sahip değiliz demektir.

Her dilin sözcükleri farklı bir dünya algılaması yansıtır. Bu algılama

tarzı dil sisteminin bir parçasıdır.

B. Seçme ve Sıralama Eksenleri

Dil sistemi, karşıtlık ilkesine dayanır. Ünlüler ünsüzlerle, eş

anlamlılar zıt anlamlılarla bir karşıtlıklar düzeni kurar. Bu

karşıtlıklardan birisi, seçme ve sıralama eksenidir:

4

Bir dili kullanırken sözcükleri, dil bilgisinden bildiğimiz bir

düzende “Özne, tümleç, nesne, yüklem” düzeninde sıralarız. Buna

sıralama ekseni adını veriyoruz. Sıralama ekseninde sözcükler,

cümle içindeki görevlerine göre yeni bir anlam kazanırlar. “Ahmet

kediyi yakaladı.” cümlesinde Ahmet eylemi yapan öznedir, kedi bu

eylemden etkilenen varlıktır. “Kedi fareyi yakaladı.” cümlesinde eylemi

yapan kedidir. Bu, şu anlama gelmektedir: Sözcüğün cümle içindeki

konumu ona yeni bir anlam kazandırır. Buna, sözcüğün dil bilgisi

anlamı adını veriyoruz. Sıralama ekseninde yapılan değişiklikler, çok

ciddi anlam değişmelerine yol açar. Türkçe, söz dizimi açısından

kurallı bir dil olduğundan onu doğru kullanmanın temel şartlarından

birisi, sıralama ekseninde hata yapmamaktır.

Sıralama ekseninde yer alan sözcükler bulundukları konuma

bağlı olarak dil bilgisel (gramatikal) bir anlam kazandıkları gibi,

önünde veya ardında bulunan sözcüklere göre ve birbirlerine bağlanış

biçimlerine göre yeni anlamlar kazanır. Bu anlama, sözcüğün söz

dizimi anlamı diyoruz. “Göz” sözcüğü bir cümle içinde kendisinden

sonra gelen sözcüğe göre yeni anlamlar kazanır: “Göz alıcı, göz

hekimi, göz hakkı, göz hapsi, göz kararı, göz koymak, göz önü, göz

yaşı, göz yummak, gözden düşmek, göze gelmek, gözden kaçmak,

gözden kaybolmak, göze girmek, gözü tok” gibi kullanımlarda “göz”

sözcüğü çok farklı anlamlarda kullanılmıştır.

Sıralama ekseninden başka, dilde bir de seçme ekseni vardır.

Seçme ekseni, sıralama ekseninde yer alan sözcüklerin yerini

alabilecek sözcüklerin oluşturduğu listedir. Bir cümlenin öznesinin

“Mehmet” olduğunu düşünelim. Bu cümlede “Mehmet” yerine “o,

arkadaşım, kardeşim, bizim yaramaz” sözcüklerini kullanabiliriz.

Dilimiz bize, cümlede bulunan bir sözcüğün yerini alabilecek bir

sözcük listesi sunar. Bu listeye seçme ekseni adını veriyoruz. Dili

doğru kullananlar bu listeden en uygun sözcüğü seçenlerdir. Bu

sözcüğü seçerken cümleye en uygun olanını bulmamız önemlidir. Bu

sözcüğün seçiminde kiminle, nerede, hangi şartlarda

konuştuğumuzun veya yazıda kime ve hangi şartlarda yazdığımızın

da göz önünde bulundurulması gerekir. Bu konu doğru anlatımın

temelini oluşturur.

Dikkat edilecek olursa seçme ekseninde yer alan sözcükler iki

zıt özelliği kendilerinde toplarlar: Onlar bir bakıma eş anlamlı

sözcüklerdir. Özne olarak bir cümlede “Ahmet” sözcüğünü

kullanabileceğim gibi “o” zamirini de kullanabilirim. Bu durumda

“Ahmet” ve “o” aynı varlığı dile getirir ve eş anlamlıdır. Diğer yönden

Ahmet’ten “Ahmet” veya “o” diye söz etmemiz arasında ince bir anlam

farkı vardır. “Ahmet” sözcüğü ile “o” sözcüğü bir “karşıtlıkhâli

5

içindedir. Seçme ekseninde yer alan sözcükler bir yönden aynı, bir

yönden farklıdırlar. Anlatım dediğimiz şey bu listeden en uygun

olanını seçmektir. Kişisel olarak sözcüklere bağlı seçme

eksenlerimizin genişliği dile hâkimiyetimizin bir göstergesidir.

Seçme Ekseni

Sıralama Ekseni

İkinci Örnek:

O bayramda burada kalacak.

Ahmet 29 Ekimde Ankara’da oturacak.

Bizimki tatilde evde olacak.

Arkadaşım o gün evden çıkmayacak.

Dilimizin sözcükleri, sadece söz dizimi ilişkileri içinde değil,

anlam bilimi ilişkileri içinde de bir karşıtlık sistemi yaratır:

Karşıt Sözcükler Sistemi

Fiyat

Merdiven At

Lastik Kartal

Kardeşim

Bizimki

O

Ahmet çarşıya

pazara

doğru

hareket etti.

yürüdü.

gidiyor.

Yükselmek

Çıkmak İnmek Binmek

Şişmek Kalkmak

6

Bu tablo bize, sözcükleri tek başına öğrenmenin pek de yararlı

olmadığını göstermektedir. Sözlüklerimiz bize sözcüklerin anlamını

verirken sözcüğün sadece eş anlamlılarını sayar. Bu yararlıdır; fakat

yeterli değildir. “İnmek” sözcüğünün Türkçede nasıl kullanıldığını

bilmek için onu bütün karşıtlık sistemi içinde algılamak gerekmektedir.

Dil sistemlerinin incelenmesinden şu sonuç çıkmıştır:

Sözcüklerin anlamlarını doğru öğrenmenin dört yolu vardır:

Tanımlarını öğreniniz, eş anlamlarını öğreniniz, zıt anlamlarını

öğreniniz, karşıtlarını öğreniniz. Birçok soyut sözcüğün anlaşılması

ancak zıt ve karşıt anlamlarının bilinmesiyle mümkündür.

Türkçenin söz dizimi yapısına bir örnek:

Yardımcı Fiiller Seçme Ekseni

Buradaki yardımcı fiil listeleri birer “seçme ekseni”

oluşturmaktadır. Bu listeleri biliyor ve amacınıza en uygun olanı

seçebiliyorsanız, dili doğru kullandığınızdan emin olabilirsiniz:

C. Sözcük Bilgisine Sahip Olmak

Bizler günlük yaşamımızda sözcükleri, nesneleri adlandırmak

için onların üzerine yapıştırılmış birer etiket gibi düşünürüz: “Şu nesne

kapıdır, şu nesne kitaptır.” deriz, geçeriz. Sözcükler bize hep aynı işi,

adlandırma işini yapıyormuş gibi görünürler. Aslında olgu hiç de basit

değildir. Önce bilimin kullandığı sözcüklerden, kavramlardan söz

edelim: Örneğin “İnsan” sözcüğünü hem insanın niteliklerini ifade

etmek için kullanabiliriz hem insan kümesini, insan sınıfını anlatmak

için kullanabiliriz. Ayrıca tek ve somut bir insanı adlandırmak için

yardım

yardım- da

yardım- la

yardım- a

yardım- ı

yardım- dan

et- , yap- , gör- , al- , iste

bulun- , kusur etme- ,

yap- , sağla- , kabul et- , reddet- , bekle- ,

hoşlan- , yararlan- , kaç- , çekin- , bıkkalkış-

, gel- , bağlı ol- , katkıda bulun- ,

yaşa- , ilgilen- ayakta dur, görevlendiril- ,

7

kullanırız. Bu kullanışların hiçbiri sözcüğün mecaz anlamı değildir, üç

hâlde de sözcük gerçek anlamında kullanılmıştır. Birinci durumda

insan sözcüğü “içlem” (tazammun) hâlinde insanı ifade eder. Bir

kavram içine aldığı bireylerin ortak özelliklerini gösterirse o nitelikler

kavramın içlemini oluşturur. Akıllılık, hareketlilik, duyarlılık gibi

nitelikler insan kavramının içlemini oluşturur. Bu durumda insan

sözcüğünün tanımı şöyle olacaktır: “İnsan: Akıllı, hareketli, duyarlıklı

canlı varlık.” İkinci durumda insan sözcüğü kaplam hâlinde insanı

ifade eder. Bir kavramın kaplamı, içine aldığı fertler kümesidir, bir

sözcük tarafından belirlenmiş bir nesne sınıfıdır. Bu ikinci durumda

insan sözcüğünün tanımı şöyle olacaktır: “İnsan: Ahmet, Mehmet,

Ayşe, Descartes, Aristoteles.” Örnek olarak ele aldığımız sözcük ağaç

olsaydı bu durumda tanımı şöyle olacaktı: “Çam, gürgen, meşe, ardıç

ağaç adını alır.” Üçüncü durumda insan kavramı nesne sınıfının bir

tek üyesini belirtmek üzere kullanılabilir: “İleride bir insan görüyorum.”

cümlesinde bu kavram tek ve belirli bir kişiyi ifade eder ve ilk iki

anlamından tamamen farklı bir anlamda kullanılmıştır.

Bu örnek bize şunu göstermektedir: Tek bir sözcük olarak

gördüğümüz kavramlar gerçek anlamlarında olmak şartıyla en

azından üç ayrı şekilde kullanılabilmektedir. Sözcüklerin doğru

kullanılabilmesi için bu üç ayrı anlamını bilinçli olarak birbirinden

ayırmamız gerekir.

Bilindiği gibi sözcüklerin bir sözlük anlamları, bir de kullanım

anlamları vardır. Sözcüklerin sözlük anlamları onların genel

anlamlarıdır, sözlüklerde sözcükler çoğu zaman içlemleriyle

tanımlanır. Bir sözlüğe bakıldığında aynı sözcüğün birçok gerçek ve

mecaz anlamının olduğu görülür. Buna karşılık bir cümle içinde çok

anlamlı bir sözcüğün sadece tek bir anlamı vardır. Ancak edebî

eserlerde sözcükler çok anlamlı olarak kullanılabilir. Bilim eserlerinde

ve iş başında sözcükler asıl anlamlarında kullanılmalıdır.

Ç. Cümle Bilgisine Sahip Olmak

Anlatımın temel birimi cümledir. Ses, hece, sözcük gibi birimler,

bir başlarına bildirişim ya da anlatım aracı olamazlar. Bunların

anlatımdaki işlevlerini yerine getirmeleri cümleyi yapılandırmalarına

bağlıdır.

Cümle, anlatımın temel birimi olması yönünden bildirişim aracı

olarak dilin en üst basamağında yer alır. Çünkü, dilin yargı bildiren

anlamlı tek birimidir cümle. Böyle olunca sözlü ve yazılı anlatımda

başarılı olma, büyük ölçüde cümlelerimizin sağlamlığına,

doğruluğuna, güzel ve etkili oluşuna bağlıdır.

8

Cümlenin Oluşumu ve Ögeleri

Bir düşünceyi, bir dilek ya da duyguyu sözle ve yazıyla

anlatabilmemiz için en az iki öge gereklidir. Bunlardan biri,

kendisinden söz ettiğimiz, anlatmak istediğimiz şey, öteki de

kendisinden söz ettiğimiz şeyin ne olduğu ya da ne yaptığıdır. Sözünü

ettiğimiz kişi, varlık ya da kavrama özne diyoruz. Öznenin ne

olduğunu ya da ne yaptığını belirtip açıklayan ögeye de yüklem adını

veriyoruz. İşte bir cümlenin oluşması için en az bu iki ögeye

gereksinim vardır. Bunlar olmadan cümle kurulamaz, daha doğrusu

yargı oluşamaz. İster istemez duygu, dilek ve düşüncelerimizi de dile

getiremeyiz.

Şu tümcelere bakalım:

“Yolcular bindi. Tren kalktı. Annen geldi. Sen gelmedin.”

Bu cümlelerin hepsi de birer yargı birimidir. Hepsinde de

yargının oluşması, cümlenin kurulması için zorunlu öge olan özne ve

yüklem vardır. Bu zorunlu ögelere cümlenin temel ögeleri denir.

Yüklem: Cümlenin temeli yüklemdir. Yüklemsiz cümle

kurulamaz. Cümleye giren sözcükleri, sözcük öbeklerini genellikle

yüklemin durumu belirler. Şöyle ki dilimizde sözcükler anlatımı

oluşturmak için tek tek kullanım alanına çıktığı gibi, kavramları

açıklamak ya da belirtmek amacıyla belirli kurallara göre öbekleşerek

de çıkarlar. Sözgelimi “yolcular” dediğimiz gibi, “İstanbul’a gidecek

yolcular” da diyebiliyoruz. Böylece sözcükten büyük belirtme öbekleri

oluşturuyoruz. Bir bakıma cümle de böyle bir öbekleşmenin ürünüdür.

Sözcüklerin birbirine bağlanış ya da öbekleniş biçimi belli bir

kurala göre gerçekleşir. Şöyle ki Türkçe anlatımda yardımcı ögeler

önce, temel ögeler sonra gelir. Cümlenin temel ögesi de yüklem

olduğu için genellikle yüklem sonda bulunur. Cümleye giren ya da

girecek olan bütün sözcükleri, sözcük öbeklerini yüklem yönlendirir.

Yüklemler tek sözcükten oluşabileceği gibi, sözcük öbeği

durumunda da olabilir. Şu örnekte olduğu gibi:

“Yatağa girerken, bir dergide okuduğum rakam sayma usulünü

denemeye karar vermiş bulunuyordum.”

Özne: Belirttiğimiz gibi yüklemin bildirdiği işi, oluş ve kılışı

yapan ya da kendisiyle ilgili bir durumu üzerine alıp gösteren ögeye

özne diyoruz. Özneler kimi durumlarda ayrı bir sözcükle belirtilmezler.

Cümlenin yüklemi çekimli bir eylem, şahıs (kişi) takıları almış

ekeylemse bu takılardan özne anlaşılabilir.

Özneler ad soylu sözcüklerden oluşurlar. Tek sözcük

9

olabilecekleri gibi, sözcük öbekleri biçiminde de bulunabilirler: “En

candan dostum öldü.” “Amerikalı, ünlü romancı, bir basın toplantısı

yaptı.”

Tümleçler: Cümlenin oluşması için mutlaka gerekli olan

ögelere temel ögeler demiştik. Ne ki düşündüklerimizi, isteklerimizi,

duygu ve tasarılarımızı her zaman bu iki ögeyle (yüklem - özne)

anlatamayız. Cümlelerimize başka ögeler de katarız, böylece anlatımı

genişletiriz. Ne ki cümleye kattığımız bu ögeler, cümlenin oluşması

için zorunlu olmayan ögelerdir, salt anlatımı boyutlandırmak için

gerekir. Böyle ögelere yardımcı ögeler, bir başka terimle tümleçler

diyoruz.

Anlatımı, cümle düzeyinde boyutlandırıp genişletmek için üç

türlü tümlece zaman zaman cümlelerimizde yer veririz. Bunlardan biri

düz tümleç (nesne)’dir. Düz tümleç, öznenin yaptığı işten etkilenen ya

da etkilenen varlıkIa ilgili niteliği karşılayan ögedir: “Önce kurumuş

dalları kestik.” Bu cümlede “kurumuş dalları” düz tümleçtir. Öznenin

yaptığı, yüklemin belirttiği işten etkileniyor. Yüklemin anlamını bu

yönelen tümlüyor.

Düz tümleçler de (nesneler) sonlarına durum takısı alıp

almadığına göre belirtili ve belirtisiz olmak üzere ikiye ayrılır: “İIkin

ağacı budadım.” cümlesinde ağacı belirtili düz tümleçtir. Çünkü,

bilinen, belirli bir ağaçtan söz ediliyor. Oysa aynı cümle şöyle olsaydı:

“İlkin ağaç budadım.” Bu kez ağaç sözcüğü belirtisiz düz tümleç

olacaktı. Çünkü sözü edilen ağaç belirsiz bir varlığa göndermektedir

bizi.

İster belirtili ister belirtisiz olsun düz tümleçlerin cümlede

bulunması yüklem olan eylemin özelliğine bağlıdır. Yüklem geçişli bir

eylemse cümleye düz tümleç girer, geçişsizse girmez.

Yüklemin anlamını yönelme, bulunma, ayrılma ve çıkma

yönünden tümleyen, -e, -de, -den durum ekleriyle yükleme bağlanan

sözcük ve sözcük öbeklerine de dolaylı tümleç diyoruz. Şu cümlede

olduğu gibi:

“Hastayı, eski bir jip içinde, köydeki evinden sağlık ocağına

götürüyorduk.”

Bu örnekte olduğu gibi, her yüklem -e’li, -de’li, -den’li tümleçleri

tümüyle istemeyebilir. Bunların tümceye girmesi, yüklemi oluşturan

eylemin durumuna bağlıdır. Kimi eylemler -e’li ve -den’li dolaylı tümleç

istemezken, kimileri -e’li, kimileri de hem -e’li hem de -den’li tümleç

isterler.

Tümleçlerin bir bölümü de yüklemin anlamını zaman, nitelik,

10

nicelik ya da durum yönünden tamamlar. Bu türden tümleçlere

belirteç (zarf) tümleçleri diyoruz: “Akşam inerken, türkü söyleye

söyleye köye vardık.”

Ögeler Arasındaki İlişkiler

Cümleyi oluşturan ögeleri ve bunların işlevini tanıma, doğru,

sağlıklı cümle kurabilmemiz için gereklidir. Çünkü cümlelerimizdeki

yanlışlıkların bir bölümü ögelerIe ilgilidir. Daha doğrusu bu ögeleri

yerli yerinde kullanmama ya da bunlar arasında uyum sağlamama,

ögeleri birbirine yanlış bağlama cümlelerimizin yanlış kurulmasına yol

açar. Bu tür yanlışlıklardan kurtulmak için cümlelerimizi oluşturan

ögelerin arasındaki uyuma, birbirlerine bağlanışına özen

göstermeliyiz.

Özne - Yüklem Uygunluğu: Bir cümlede özne ile yüklemin kişi,

tekillik ve çoğulluk yönlerinden tutarlı oluşuna uygunluk diyoruz.

Sözgelimi, “Ben bütün gün kitap okudum.” cümlesinde özne birinci

tekil kişi (ben)’dir; buna bağlı olarak yüklem de (okudum) birinci tekil

kişidir. Bu uyum, genel ve değişmez kuraldır. Ancak bunun dışında

kimi durumlar vardır ki özne ile yüklem arasındaki tekillik, çoğulluk,

kişi uygunluğu değişir. Bu değişiklikler nerelerde, ne zaman ortaya

çıkar? Bunları tanımazsak ister istemez yanlışlıklara düşeriz.

Başlıcalarını tanıyalım:

1. Bir cümlede özne bir topluluk adına konuşuyorsa yüklem

birinci çoğul kişili olabilir: “Derslerimizde görsel araçlardan

yararlanmaIıyız.” (Bu cümlede konuşan kişi öğretmenler adına

konuşuyor.)

2. Özne bir kişi de olsa, övünme, böbürlenme, karşısındakini

küçümseme amacıyla birinci çoğul kişi biçiminde düşünülmüşse

yüklem de birinci çoğul kişili olur. Şu örnekte ki gibi: “Bizim böylesi

sözlere karnımız tok, başka kapıya!” (Böbürlenme, karşısındakini

küçümseme amacıyla oluşturulmuş cümle.)

3. Özne tek kişi de olsa alçakgönüllülük gösterme amacıyla

“ben” yerine “biz” ya da “bizler” kullanıldı mı yüklem de birinci çoğul

kişiye dönüşür: “Biz bu konuşmamızda ayrıntılara inmeden dilimizin

söz dağarcığındaki değişmeleri ele alacağız.” (Konuşmacı ben

demekten kaçınıyor.)

4. Konuşmada ve yazmada söze saygı, incelik anlamı katmak

için sen yerine siz zamirini·kullanırız ya da böyle düşünürüz. Bu

durumda yüklem de ikinci çoğul kişiye dönüşür: “Bu gece de bizde

kalınız.” (Cümlede sen, siz biçiminde düşünülmüş.)

5. Üçüncü tekil kişilerde aşırı saygı gösterilmek amacıyla bir kişi

11

de olsa, yüklem çoğul üçüncü kişiye dönüşebilir: “Büyük hala geldiler.

Kapıyı açıyorlar.” (Cümlede sözü edilen tek kişidir. Ama aşırı saygı

gösterme amacıyla yüklem çoğullaştırılmıştır.)

6. Özne bir organın ya da organdan çıkan bir nesnenin adıysa

bu ad çoğul durumunda olsa bile yüklem tekil olur. Şu örneklerde

olduğu gibi: “Yukarı kattan sesler, çağrışmalar geliyordu.”

“Gözlerinden boşalan yaşlar, yanaklarından yuvarlanıyordu.”

7. Özne çoğul eylem adlarından oluşuyorsa. yüklem tekil olur.

Şu örnekte olduğu gibi: “Sokakta gülüşmeler, bağrışmalar birbirine

karışıyordu.”

8. Hayvan ve bitkiler özne görevinde ve çoğul durumda cümleye

giriyorsa, yüklem tekil olur: “İki yabancının, yaklaştığını görünce

köpekler havlamaya başladı.”, “Tepede ağaçlar biraz daha seyrek

duruyor.”

9. Özne cansız varlıklardan oluşuyorsa, çoğul durumunda

bulunuyorsa yüklem tekil olur: “Yamaçtan aşağı seller akıyordu.

Ancak cansız varlıklardan oluşan çoğul özneye kişilik kazandırmaya

yönelik bir kullanım verilirse, yüklem de çoğullaşır: “Ağaçlar, caddeler

sisin örtüsüne sarınarak gözden kayboldular.”

10. Çoğullaştırılmış zaman adları özne göreviyle kullanılırsa

yüklem tekilleşir: “Günler, haftalar, aylar böyle geçti.”, “Dakikalar,

saatler birbirini izledi.” Ancak özneye kişilik kazandırmaya yönelik

kullanımlarda yüklem çoğullaşır: “Günler ne çabuk geçiyorlar.”

11. Tekil durumda bulunan ve özne göreviyle kullanılan topluluk

adlarının yüklemleri de tekil olur: “Sürü dağıldı.”, “Kalabalık uzun süre

bekledi.”

12. Cümlede birden çok özne varsa, öznelerden biri tekil ya da

çoğul birinci kişi zamiri (ben, biz) ise, yüklem birinci çoğul kişi olur:

“Uşak önde, ben arkada çıktık.”

13. Cümlede birden çok özne bulunursa, öznelerden biri tekil ya

da çoğul ikinci kişi zamiriyse (sen, siz), yüklem çoğul ikinci kişi olur:

“Ahmet, kardeşin Salih ve sen yarın bağa gideceksiniz.”

14. Cümlede birden çok özne bulunuyorsa, öznelerden biri tekil

ya da çoğul üçüncü kişi zamiriyse (o, onlar) yüklem çoğul üçüncü kişi

olur: “Babası, dayısı, o ve küçük hala bize geldiler.”

15. Cümlede birden çok özne bulunuyorsa, öznelerden her ikisi

ya da üçü tekil ya da çoğul birinci, ikinci, üçüncü kişi zamiriyse (ben,

biz, sen, siz, o, onlar), yüklem çoğul birinci kişi olur: “Siz de, o da ben

de rahat ederiz.”

12

Özne-yüklem ilişkisi ya da uyumu doğru, sağlıklı cümle

kurmanın temel koşullarından biridir. Aynı durum, tümleçler için de

söz konusudur.

Tümleç-Yüklem Uygunluğu: Önce de belirttiğimiz gibi

tümleçlerin türü ve niteliği, cümleye girişleri ya da girmeyişleri

yüklemin niteliğine bağlıdır, Öyle ki sıra ya da bileşik yapılı

cümlelerde başka başka tümleçler alması gereken birden çok yüklem

birbirine bağ!anıyor. Bunlardan yalnız birinin tümleci yazılıyor. Bu

tümleç öteki yüklemlerle de uyum sağlıyor mu, aralarında bir

uygunluk var mı? diye düşünülmüyor. Bu da cümlelerde tümleç

eksikliği diyeceğimiz bir anlatım pürüzüne yol açıyor. Sözgelimi şu

tümceye bakalım:

“Buna ancak okurlar karar verir, uygular.”

“Buna” tümleci “karar verir” yüklemi için doğrudur, ama “uygular”

yükIemi için doğru değil. Yani, “buna uygular” denilemez. Bundan

dolayı her iki yüklemin de “buna” tümlecine bağlanmış olması

yanlıştır. Çünkü “karar verir” eylemi geçişsiz, “uygular” ise geçişlidir.

Bu yüzden cümlede tümleç-yüklem uygunluğu sağlanamamıştır.

Uygunluk sağlansaydı cümleyi şöyle kurmak gerekirdi: “Bunu ancak

okurlar kararlaştırır, uygular.”

Cümle Türleri

Anlatımımızın tek düzelikten kurtulmasında değişik cümle

türlerini kullanmanın önemli bir payı vardır. Bu değişikliği yüklem yapı,

anlam ve söz dizimi yönlerinden yaparız, daha doğrusu cümleleri bu

açılardan türlendiririz.

Ad Cümlesi: Yüklemi ad, ad soylu sözcük ya da sözcük öbeği

olan bağımsız bir yargı bildiren sözcük dizisine ad cümlesi diyoruz:

“Anlatımın gücü, sözcüklerde gizlidir.”

Ad cümlelerinin yargı bildirişi ekeylemle gerçekleşir. Yüklemi

oluşturan ad ve soylu sözcükler ekeylemle çekimlenerek yüklem

niteliğini kazanırlar: “Çok çok hastaydı.” Kimileyin de ek eylemin -dir

biçimi gelir: “Tiyatro, söz ve eylem sanatıdır.” Örneklerden de

anlaşıldığı gibi ad cümleleri, öznenin ne olduğunu ya da bir durumu

bildirirler.

Eylem (Fiil) Cümlesi: Yüklemi çekimli bir eylemden oluşan,

bağımsız bir yargı bildiren sözcük dizisine eylem cümlesi denir. Eylem

cümlelerinde öznenin ne yaptığı açıklanır: “Romanlarında daha çok

Çukurova yöresini anlatıyor.”

13

Basit Cümle: Cümleyi bir yargı birimi olarak tanımlamıştık.

Yalnızca tek bir yargı bildiren cümle türüne yalın cümle ya da eski

terimiyle basit cümle diyoruz: “Tevfik Efendi, banka önünde vezne

arabasından indi.”, “Öğrenciyim.”, “Dün bizde toplandık:”

Basit cümle tek sözcükten oluşabileceği gibi birden çok

sözcükten de oluşur. Cümlenin basitliğini belirleyen sözcük sayısı

değil, bildirdiği yargıdır.

Birleşik Cümle: Düşünce ve duygular, bağımsız birer yargı

biçiminde oluşacağı gibi, birbirine bağımlı, neden-sonuç yönünden

ilişkili yargılar biçiminde de ortaya çıkarlar. Yargıların bu bağlanışı,

neden-sonuç yönünden birbirine zincirlenişi bileşik yapılı cümlelerin

doğmasına yol açar. İçinde birden çok yargı barındıran cümleye

bileşik cümle denir: “Klasikleri okurken her okuyucu, bilerek ya da

kendiliğinden okuduklarını kolayca kendi dünyasına aktarır.”

Örnek cümleden anlaşılacağı gibi, bileşik cümlede çekimli bir

eylemle yüklemlenen bir temel cümlecik vardır: “Okuyucu... aktarır.”

Bunun gibi bir ya da birden çok yan cümlecik bulunur: “Klasikleri

okurken / bilerek / ...” gibi. Yan cümlecikler tamamlanmamış yargılardır,

bunlar değişik ilişkiler içinde temel cümleciği tümler, onun ögelerinden

biri olurlar.

Sıralı Cümle: Tek yargılı basit ya da bileşik yapılı bağımsız

cümlelerin anlam ya da öge ilişkisiyle art arda gelmesi, (,) ya da (;) ile

birbirine bağlanmasından oluşan cümleler zincirine sıra cümle

diyoruz: “Islak bir sabah, yağmur yok, rüzgar yok, havada bir

kıpırdanma yok.” “Anne güldü, adımı söyledi, beni tanımış.”

“Uzattığım parayı geri itiyor, gazeteleri zorla elime vererek beni

dükkandan çıkarıyor.”

Bağlı Cümle: En az iki bağımsız cümleden oluşan ve

aralarındaki anlam ilgisine göre bir bağlaçla birbirine bağlanan

cümlelere bağlı cümle adını veriyoruz: “Geldi ve gitti.”, “Çok çalıştı,

ama başaramadı.” gibi.

Olumlu Cümle: Eylemin ya da yargının olduğunu,

gerçekleştiğini bildiren cümlelere olumlu cümle denir. Bu tür

cümlelerde yüklem ya olumlu çekimli bir eylemdir ya da ekeylem

almış ad, ad soylu bir sözcük ve sözcük öbeğidir: “Roman okumayı

çok seviyordu.”, “Kenan, derinliği olmayan bir roman kişisidir.”

Olumsuz Cümle: Eylemin ya da yargının gerçekleşmediğini,

olmadığını bildiren cümleIere olumsuz cümle adını veriyoruz: “İlk

romanı beklediği kadar çok satmadı.”, “Büyük halası sandığı kadar

varsıl değildi.”

14

Örneklerden anlaşılacağı gibi, eylem cümlelerinde olumsuzluk

-me olumsuzluk ekiyle, ad cümlelerinde ise değil edatıyla yapılıyor.

Soru Cümlesi: Öğrenme, bir soru ya da kuşkuyu giderme

amacıyla kurulan ya da yargıyı soru yoluyla belirten cümlelere soru

cümlesi diyoruz. Bu tür cümlelerin anlatımına değişik anlam özellikleri

katacak kullanım biçimleri vardır. Bunların bir bölümü mi soru

takısıyla oluşturulur: “Batılılaşmanın gerekçesi bu mu?”, “Anlattıkları

doğru değil mi?”

Soru cümlelerinin bir dilimi de soru sıfatlarıyla, soru zamirleriyle

ve soru belirteçleriyle (zarflarla) kurulur: “Ziyafete kaç kişi gittiniz?”,

“Bu zavallı kime derdini anlatacak?”, “Ne kadar cansız konuşuyor?”

Soru cümleleri her zaman bir şeyi öğrenme, bir merakı giderme

amacıyla kurulmaz. Soru yoluyla cümleye değişik anlam ve anlatım

özellikleri kazandırır. Anlatıma renk ve canlılık katılır. Söz gelimi kimi

soru cümleleri bir duyguyu, bir düşünceyi karşımızdakine onaylatmayı

amaçlar. Bu tür soru cümlelerinin yanıtı evet, hayır, var, yok türünden

tek sözcüklüdür: “Eleştirinin ılımlısı mı olurmuş?”

Soru cümlelerinin kimileri de yalanlama ya da benimsememe

anlamı taşır: “Ben böyle bir kabalık yapar mıyım?” Bunun gibi olasılık

ve kuşku, beğenme, övme ve yüceltme, şaşma, beklenmezlik,

bilmezlikten gelme, bilinmezlik, yakınma, acınma, özlem... gibi

anlamlar katar cümleye.

Ünlem Cümlesi: Korkma, acıma, üzüntü, hayıflanma,

yakınma... gibi durum ve duyguları anlatan cümlelere ünlem cümlesi

adını veriyoruz: “Gördün mü yaptığın işi!”, “Ah, nasıl geri dönmek,

yine yaşamak isterdi o günleri!”

Şart (Koşul) Cümlesi: Bir eylemin yapılıp yapılamayacağını bir

başka eylemin oluşumuna bağlayan cümleye koşul cümlesi denir: “Bir

arabam olsaydı, basıp gaza kentin dışına giderdim.”

Kurallı ya da Düz Cümle: Önce de belirttiğimiz gibi, dilimizin

temel kurallarından biri yardımcı ögelerin önce, temel ögelerin sonra

gelmesidir. Dilin işleyişini yönlendiren bu temel kuraldır. Bütün sözcük

öbekleri, tümcede sözcüklerin dizilişi bu kurala göre olur. Yüklem de

cümlenin temel ögesi olduğu için genellikle sonda bulunur. Yüklemi

sonda bulunan cümleye, kurallı ya da düz cümle adını veriyoruz.

Yüklem, cümlenin zembereği durumundadır. Cümlede

önemsenip vurgulanmak istenen sözcük ya da sözcük öbeği yükleme

yaklaştırır. Bu da cümledeki sözcüklerin kesin, demirbaş bir yeri

olmadığını gösterir. Söz gelimi, “Köyün erkekleri kışa doğru büyük

kentlere gider.” cümlesinde vurgulanmak istenen “büyük kentlere”

15

sözcükleridir. Bu cümleyi, “Kışa doğru büyük kentlere köyün erkekleri

gider.” biçiminde oluşturursak, “köyün erkekleri” ögesini önemseyip

belirtmiş oluruz.

Devrik Cümle: Yüklemi sonda bulunmayan cümlelere devrik

cümle denir: “Fikir adamıyım, bilim adamıyım ben.”, “Bir şiir

antolojisini karıştırdım dün gece.”

Türkçenin temel kuralına, yardımcı ögelerin başta, temel ögenin

sonda bulunması kuralına aykırı bir görünümü var diye, devrik

cümleyi bozuk ya da yanlış saymamalıyız. Devrik cümlenin de

kendine özgü belli bir düzeni, belli bir öyküsü vardır. Genellikle günlük

konuşmalarda, şiirlerde, roman, öykü, oyun gibi yazınsal yaratılarda

kullanılır. Anlatımı bir örneklikten kurtarır. Anlatıma konuşmanın tadını

katar. Şaşma, acıma, öfke gibi ruhsal duyguları açığa vurmaya, söze

duygusallık değeri katmaya yarar.

Devrik cümleyi üst üste yığmadan kaçınmak gerekir. Bir anlatım

nasıl salt düz cümlelerden oluşunca tekdüzeleşirse, aynı durum.

devrik cümleler için de düşünülebilir.

Cümle Vurgusu

Sözcük vurgusunda belirttiğimiz gibi, cümle içinde ya·da sözcük

öbeğinde bir sözcüğün ötekilere oranla daha baskılı bir biçimde

söyleme ve seslendirme işine vurgu diyoruz. Cümle içinde bir

sözcüğü ya da öbeği ötekilere göre farklı söyleme, onu önemsemenin

sonucudur. Önemsediğimiz ögeyi, vurgulamanın ya da belirtmenin bir

yolu, onu yükleme yaklaştırmaktır. Bunun dışında ögeleri yerli yerine

tam oturmuş, düz bir cümlede vurguyu genellikle yüklemin kendisi,

kimileyin de zaman bildiren zarf tümleci üzerine çeker.

Cümlede sözcüklerin dizilişini bozmadan, değiştirmeden de

cümleye değişik anlam katarız. Buna duyuş vurgusu adını verenler de

var. Diyelim ki şöyle bir cümlemiz var: “Ben size orada gerçeği

açıklayacağım.” Bu cümleyi olduğu gibi, dümdüz söylersek,

sözcüklerin anlamı dışında karşınızdakine bir şey düşündürüp

sezdirmeyiz. Oysa cümleyi oluşturan kimi sözcükleri ve bunların kimi

hecelerini vurgulayarak söylersek cümlenin anlamında ve duygusal

tonunda birtakım değişmeler yaparız. “Ben size orada gerçeği

açıklayacağım.” (Başkası değil, açıklama işini ben yapacağım.) “Ben

size orada gerçeği açıklayacağım.” (Başka birisine değil, size

açıklayacağım.) “Ben size orada gerçeği açıklayacağım.” (Başka bir

yerde değil, orada açıklayacağım. “Ben size orada gerçeği

açıklayacağım.” (Başka bir şeyi değil, gerçeği açıklayacağım..) “Ben

size orada gerçeği açıklayacağım.” (Açıklama işini mutlaka

yapacağım...)

16

Kestirmeden söylemek gerekirse vurgu, söze duygu değeri

katar. Konuşmalarda olduğu gibi, vurgusuz okumalarda anlamlar

yeterince belirginlik kazanmaz. Ayrıca dinleyicilerin dikkati uyanık

tutulmaz.

İyi ve Doğru Bir Cümlenin Nitelikleri

İyi ve doğru bir cümlenin ilk belirleyici niteliği dilbilgisi kurallarına

uygunluktur. Bu uygunluk, cümlenin ögeler arasında tam bir uyumun

bulunmasıyla, sözcüklerin yerli yerinde kullanılmasıyla sağlanır.

Bunun için nelere özen göstermemiz gerektiğini yukarıda belirtmiştik.

Bunların dışında iyi ve doğru bir cümleye ulaşabilmek için şu nitelikleri

tanımalı, onları bozan etkenleri gidermeliyiz:

Dilbilgisi Kurallarına Uygunluk ve Bu Uygunluğu Önleyen

Etkenler: Düşünce, duygu ve isteklerimizi yargıya dönüştürüp

cümleleştirme gelişigüzel olmaz. Belirli bir düzen içinde gerçekleşir.

Bu düzeni biçimlendiren dil kurallarıdır. Dil kurallarını öğrenmek

yetmez. Bu kurallara, uygulamalara işlerlik, canlılık kazandırmalıyız.

Bunun için de şunlara dikkat etmeliyiz:

1. Çok uzun cümleler kurmaktan kaçınmalıyız. Uzunluk hem

anlaşılırlığı engeller hem de dilbilgisi kuralları yönünden birtakım

yanlışlıklar yapmamıza yol açar. Şu cümleye bakalım:

“Devrimlerle asırlardır özlemini çektiğimiz bir hukuk devletinin

kurulacağına, bütün sosyal ve ekonomik kurumların da demokratik

esaslara göre düzenleneceğine, bu topraklar üzerinde yaşayan insan

olan hepimizin her şeyden önce hak ve onurumuzun demokratik

yasalarla korunacağına inanıyor ve bekliyoruz.”

Cümle oldukça uzun sayılır. İlk okuyuşta yazarının ne demek

istediğini anlayamıyoruz. İkinci, üçüncü bir kez okumamız gerekir

cümleyi. Ayrıca, dilbilgisi kurallarına da uygun değil bu cümle. Şöyle

ki “... kurulacağına, düzenleneceğine, korunacağına inanıyoruz”

diyebiliriz; ama “kurulacağına, düzenleneceğine, korunacağına

bekliyoruz” diyemeyiz. Çünkü “bekliyoruz” geçişli bir eylemdir, -i’li

nesne ister. Oysa burada -e’li tümlece bağlanıyor. Bu da dilbilgisi

bakımından yanlıştır. Bu yanlışlıklara düşmemek için cümlelerimizin

kısa olmasına özen göstermeliyiz.

2. Türkçemizde sayı ve belgisiz sıfatlardan sonra gelen adlar

çoğul eki almaz. Cümlelerimizde yaptığımız temel dilbilgisi

yanlışlıklarından biri de budur. Yani, bu tür sıfatlardan sonra gelen

adları çoğul biçimleriyle kullanırız. Şu örnekte olduğu gibi:

“Kambiyo kaydının mevcut olmadığı dünyada müstesna birkaç

memleketlerden biri de Lübnan’dır.”

17

3. Cümlenin kurulması için mutlaka gerekli olan ögelerine, temel

ögeler deriz. Bu ögelerin yüklem ve özne adını aldığını biliyoruz.

Cümlemizin tamlığı, bu ögelerin bulunmasına bağlıdır. Ancak,

anlatıma çeşni katmak, deyişte bir değişiklik sağlamak amacıyla bu

ögelerden biri bulunmayabilir. Böyle cümlelere eksiltili cümleler denir.

Ne var ki eksiltili cümlelerde düşüncenin anlaşılırlığı kaybolmamalıdır.

Şu örneğe bakalım:

- İstanbul’a gidecek misiniz?

- Hayır. (Bu cümlede hem özne hem de yüklem düşmüştür.

Ama, sözün gelişinden cümlenin anlamı tam olarak anlaşılmaktadır.

Bu cümlenin aslı: “İstanbul’a gitmeyeceğim”dir.)

Bu tür örneklerin dışında, cümlemizden özne ve yüklem

düşerse cümle bozulur, söylemek istediğimizi tam olarak anlatamayız.

Aşağıdaki cümlede bu tür bir yanlışlık vardır:

“Memlekette bulanıklık yok bugün. Tersine, alacakaranlıktan

sıyrılmış durumda.”

İkinci cümlede özne belirtilmemiş. Oysa, bu cümle birincinin

devamı olduğuna göre, birinci cümlenin öznesi olan “bulanıklık”ı

alması gerekirdi. Ama almıyor. “Alacakaranlıktan sıyrılmış olan

memleket” sözüyle, “Memleket alacakaranlıktan sıyrılmış durumda”

denmek isteniyor. Bunun tam belirtilmesi için özne olan “memleket”

sözcüğünün cümlede bulunması gerekirdi.

4. Birleşik bağlı cümleleri kurarken özellikle ögeler arasındaki

uygunluğa dikkat etmeliyiz. En çok yaptığımız yanlışlıklardan biri de

aynı özneyi almayan eylemleri birbirine bağlamadır. Şu cümleye

bakalım:

“Belediye tarafından inşa ettirilmekte olan dokuz katlı

mağazanın inşaatı ekim ayında bitecek ve faaliyete geçecektir.”

Bu söz, “Mağazanın inşaatı bitecek ve faaliyete geçecektir.”

anlamına gelir. Bu yanlış anlam, iki eylemin tek eyleme

bağlanmasından doğuyor. Oysa, bitecek olan “mağazanın inşaatı”,

faaliyete geçecek olan “mağaza”dır. Bu nedenle ikinci cümlenin

başına “mağaza” öznesini eklemek, cümleyi “Belediye tarafından inşa

ettirilmekte olan dokuz katlı mağazanın inşaatı ekim ayında bitecek

ve mağaza faaliyete geçecektir.” biçimine getirmek gerekir.

5. Bir özneye bağlı birkaç yüklem aynı nesneyi almayabilir.

Cümlelerimizde genellikle nesneleri ayrı ayrı belirtmeyerek yanlışlığa

düşeriz. Şu cümledeki yanlışlık bu türdendir:

18

“Çalışmak, onların şereflerine halel getirmez, bilakis yükseltir.”

Birinci cümle için doğru olan “şerefine” tümleci ikinci cümle için

yanlıştır. Çünkü “Bilakis şerefine yükseltir.” denemez. Bu bakımdan

cümleyi doğru biçime sokmak için, “şerefine” sözcüğünü de ikinci

cümleye katmak, cümleyi: “Çalışmak, onların şereflerine halel

getirmez, bilakis şereflerini yükseltir.” biçimine sokmak gerekir.

Şu birkaç örnek de gösteriyor ki cümlemizin sağlamlığı dilbilgisi

kurallarına uyarlığı, bu yönden doğruluğu ile sağlanır. Cümlelerimiz

üzerinde çalışırken bu noktadan onları değerlendirmemiz gerekir.

Duruluk ve Duruluğu Bozan Etkenler: İyi ve sağlam bir

cümlenin niteliklerinden biri de duruluktur. Duruluk, cümlede gereksiz

sözcüklerin bulunmamasıdır. Daha kısa bir deyişle, düşüncemizi

olabildiğince az sözcükle anlatmadır. Bu niteliği sağlamak için

düşüncenin belirtilmesinde belli bir görevi olmayan sözcükleri

cümleden atmalıyız. Cümlelerimizi bu gereksiz sözcüklerden

ayıklama, hem söylemek istediklerimizi doğrudan anlatmaya hem de

anlatımımıza yalınlık ve doğallık kazandırmaya yarar.

Gereksiz sözcüklerden kurtulmanın en kestirme yolu,

düşünceleri zihnimize doğduğu gibi yazmadır. Her türlü yapmacıktan

ve özentiden kaçınmadır. Bunun ölçüsü de şu olmalıdır: Cümleden bir

sözcüğü attığımızda cümlenin anlamında bir daralma, anlatım

gücünde bir zayıflama olursa o sözcük gerekli; olmuyorsa o sözcük

gereksizdir. Cümlelerimizi bu ölçüye göre değerlendirme, iyi bir

yazıda bulunması gereken özlülük, yalınlık, duruluk ve etkililik gibi

olumlu nitelikleri de yazımıza kazandırır.

Cümlelerimizde duruluğu sağlamak için yukarıdaki noktalarla

birlikte şunlara da dikkat etmeliyiz:

1. Her türlü süs ve özentiden kaçınmalıyız. Bu bakımdan

düşünceyi belirlemekten çok, sözü uzatmaya yarayan sözcükleri

atmalıyız. Şu cümleye bakalım:

“Bu güzelim hayatın bin bir çeşit güzelliklerine veda ederek,

ezelî ve ebedî bir diyara, ölüm ülkesine göçtü.”

Bu cümlede anlatılmak isteneni tek sözcükle anlatabiliriz. Söz.

gelişi, “öldü” diyerek de cümlenin anlatmak istediğini belirtebiliriz.

Demek ki cümlede yer alan öbür bütün sözcükler gereksizdir.

2. Bağlayıcı ögeleri, bağlaçları ve ilgeçleri kullanmada titiz

davranmalı, gelişigüzel kullanmaktan kaçınmalıyız. Bağlaçlar ve

ilgeçler, yerli yerinde ve gerektiği zaman kullanılmazsa anlatıma

tutukluk, cümleye ağırlık verdiği gibi, doğallık niteliğini de engeller

cümlenin. Şu örneğe bakalım:

19

“Kum ve çakıl ve taş ve bunların hazırlanmasını bildirmiştim.”

Cümlede “ve” bağlacı gelişigüzel kullanılmaktadır. Bunun yerine “,”

işareti koyarak cümleyi doğal, etkili bir duruma getirebiliriz: “Kum,

çakıl, taş gerektiğini belirtmiş; bunların hazırlanmasını istemiştim.”

3. Birkaç sözcüğün anlamını karşılayabilecek kimi ad ve

sıfatlarla da gereksiz sözcükleri kullanmaktan kaçınır, duruluğu

sağlayabiliriz. Özellikle seçkin sözcükler, küçültme ekleriyle kurulmuş

ad ve sıfatlardan yararlanabiliriz. Sözgelimi, “Elmanın tadı birazcık

ekşi gibi.” cümlesini, “Elmanın tadı ekşimsi.” biçimine dönüştürebiliriz.

Aynı biçimde “ekşice”, “ekşimtırak” sözcüklerinden birini kullanarak da

duruluğu sağlayabiliriz.

4. Olmak, etmek, eylemek, kılmak gibi yardımcı eylemlerin

yerine, canlı eylemler kullanarak da duruluğu sağlayabiliriz. Örneğin,

“Hasta oldu.” yerine, “Hastalandı.”, “Su bulanık bir hale geldi.” yerine

“Su bulandı.” diyebiliriz.

5. Aynı anlama gelen sözcükleri yan yana getirmekten

kaçınmalıyız. Örneğin, şöyle bir cümle duru ve doğal değildir:

“Parası pulu çok, varlıklı, zengin, yoksul diyemeyeceğimiz bir

kişiydi.”

Bu cümleyi, “Zengin bir kişiydi” ya da tek sözcükle, “Zengindi”

biçiminde kurarak duruluğu sağlayabiliriz.

Açıklık ve Açıklığı Engelleyen Etkenler: Cümle bir yargı

birimidir. Yukarda da değindiğimiz gibi, bir düşünce, bir duygu ve

isteğin tam anlatılmasıdır cümle. Bu yönden iyi bir cümle, karşıladığı

yargıyı, yani hükmü tam olarak anlatır. Bu yargıyı açıkça anlatması

gerekir. Yani, cümleden bir anlam çıkarılmalıdır. Böyle olmaz da bir

cümle çeşitli anlamlara gelirse hem öyle bir anlam çıkar hem de böyle

bir anlam çıkarsa, yani birden çok yoruma yol açarsa o cümle açık

değildir. Açıklık, cümledeki anlamın. kolayca anlaşılma niteliğidir. Bu

yönden üzerinde özellikle durmamız gerekli noktalardan biridir.

Çünkü, hangi türlüsü olursa olsun, yazma, bir kimseye, bir şey

hakkında bir şeyler söyleme işidir. Bunun gerçekleşmesi de

söylediklerimizin açıklığına ve anlaşılırlığına bağlıdır.

Yazımızın açıklığını, anlaşılırlığını etkileyen türlü etmenler

vardır: Söylediklerimizin soyut ya da somutluğu, düşüncenin tam

geliştirilip geliştirilmediği, düşüncelerin iyi düzenlenip düzenlenmediği,

yani düşünsel düzenin sağlanıp sağlanmadığı önemlidir. Ama, açıklığı

doğrudan doğruya etkileyen etmenlerden biri ve en önemlisi,

cümlelerimizin açık ve anlaşılır olmayışıdır. Cümlelerimizin açıklığını

engelleyen noktalar nelerdir? Nelere dikkat etmeliyiz ki cümlelerimiz

açık ve anlaşılır olsun?

20

Bunları şöylece sıralayabiliriz:

1. Cümledeki sözcüklerin ve ögelerin yerinde kullanılmayışı,

söylenmek istenene tam karşıt bir anlamın ortaya çıkmasına ya da

anlaşılmamasına yol açar. Şu örneğe bakalım:

“Kötü bir anlayışın ve düşüncenin verimi olan dil devrimini

kökünden yıkma çabaları hızlandı.”

Bu cümleyi yazanın ereği, dil devrimini yıkma çabalarının kötü

bir anlayış ve düşüncenin ürünü oluşunu göstermektir. Oysa, bu

hâliyle cümleden bu anlam çıkmaktadır. Cümleyi okuyan, ikizli bir

durumla karşılaşmaktadır: Dil devrimi mi kötü bir anlayış ve

düşüncenin verimi, yoksa dil devrimini kökünden yıkma çabaları mı?

İkisi de anlaşılıyor cümleden. Bir cümle önce de söylediğimiz gibi,

birden çok anlaşılmaya yol açarsa o cümlede açıklık yok demektir.

Cümleyi şöyle kurarsak açıklığı sağlamış oluruz: “Dil devrimini

kökünden yıkma çabaları kötü bir anlayış ve düşüncenin verimidir. Bu

çabalar hızlanmıştır.”

2. Noktalama işaretlerinin yerli yerinde kullanılmayışı da

cümlelerin açıklığını engeller. Bu örnekteki yanlışlık bu türdendir:

“Dana ahırına doğru koştu.”

Bu cümleden anlayacağınız, filan kimsenin dana ahırına doğru

koşmuş olmasıdır. Oysa söylenmek istenen bu değildir. Virgül

işaretinin kullanılmayışı böyle bir yanlışlığa ve belirsizliğe yol açmıştır.

Söylenilmek istenen: “Dana, ahırına doğru koştu.” cümlesidir.

3. Yanlış yapılan karşılaştırmalar da cümlenin açıklığını ve

anlaşılırlığını etkiler, ikili anlaşılmaya yol açar. Örneğin:

“Ben, şiiri Ali’den daha fazla severim.”

Bu biçimiyle cümle açık değildir. Ondan çıkaracağımız anlam

şudur: “Şiiri de seviyorum, Ali’yi de. Ama, şiiri Ali’yi sevdiğimden daha

fazla seviyorum. Halbuki asıl belirtilmek ve söylenilmek istenilen bu

çıkardığımız anlama tam karşıttır: “Ben de, Ali de şiiri severiz. Ama

ben şiiri, Ali’nin sevdiğinden daha fazla severim.”

Böyle bir yanlış anlaşılmanın önüne geçmek için cümleyi şu

biçimde kurabilirdik: “Ben, şiiri Ali’nin sevdiğinden daha fazla

severim.”

4. Zamirlerin belirli olmayışı da yanlış anlaşılmalara yol açabilir.

Şu cümleye bakalım:

21

“Nuri, matematik öğretmenini babasına şikayet etti ve onun

dersiyle ilgilenmesini istedi.”

Dersiyle ilgilenmesini istediği babası mıdır, yoksa matematik

öğretmeni mi? Belli değil. Cümleden ikisi de anlaşılabilir; çünkü

“onun” sözü hem matematik öğretmeninin yerini tutmakta hem de

babanın. Cümleyi bu ikili anlaşılmadan kurtarmak için, bir zamiri, iki

adı karşılayacak yolda kullanmamak gerekir.

Buraya değin söylediklerimiz, genellikle yazılarımızda cümle

örgüsü yönünden sık sık yaptığımız yanlışlıkları somutlaştırmaktadır.

Gerçekte, cümle bir yargı birimidir. Bu yüzden de bu yargıyı

değişik biçimde anlatma olanağı vardır. Bu, sözcükleri seçme işidir.

Diyelim ki şöyle bir cümle kurduk: “Hava güzel değildir.” Bunu gene,

“Hava kapalıdır.”, “Hava sıkıntılıdır.” biçimlerinde de söyleyebiliriz.

Önemli olan, cümlelerimizin söylemek istediğimizi tam karşılayıp

karşılamadığını bir tartıdan geçirmektir.

D. Doğru ve Güzel Bir Türkçeye Ulaşmanın Yolları

Türkçenin kuralları hiçbir dilde görülmeyecek kadar yalın ve

basittir. Dil öğrenimi, ana dilimiz bile olsa dünyanın en zor bilgi

alanlarından birisidir. Çünkü öğrenilecek unsurlar sonsuzdur. Türkçe

diğer dillere göre büyük bir kurallılık sergilediğinden göreceli olarak

bize büyük kolaylıklar sağlamaktadır. Ancak Türkçenin bize sağladığı

bu kolaylık, dilimizin aleyhine bir durum yaratmaktadır. Dilimizi doğru

kullanmak için bir çaba göstermemiz gerekmediği duygusuna

kapılıyoruz.

Sizlere Türkçeyi daha doğru kullanabilmeniz için onun hangi

alanlarına eğilmeniz gerektiğini kısaca hatırlatmak yararlı olacaktır.

Türkçe, eklemeli bir dil olduğundan ek sistemini çok iyi tanımak

gerekmektedir. Çünkü bu eklerin çok ince görevleri vardır. Etkili bir

anlatıma ulaşmak için bu ek sistemini mükemmel olarak öğrenmeniz

gerekmektedir. Örneğin “Bul-u-n-du” veya “gül-ü-n-dü” sözcüklerindeki

“n” ekinin veya “Görüldü” veya “tutuldu” sözcüklerindeki “l” ekinin

görevini doğru tespit edemememiz olasıdır. Güzel ve doğru Türkçeye

ulaşmanın ilk şartı bu ek sistemini eksiksiz olarak bilmektir.

Güzel ve doğru Türkçeye ulaşmak isteyenlerin üzerinde

çalışacağı ikinci konu, Türkçenin eylem sistemidir. Türkler, hareketli

bir millet olduğundan dilimiz eylem yönünden çok zengindir ve

olağanüstü kolay ve kurallı bir çekim sistemine sahiptir. Buna karşılık

ad soylu sözcüklerimiz azdır. Bu da dilimizin zayıf yönünü oluşturur.

22

Ancak Türkçe, fiillerden ad yaparak, yardımcı fiillerden ve yineleme

öbeklerinden yararlanarak bu zayıflıktan bir zenginlik alanı

yaratmıştır. Bundan dolayı fiillerin, Türkçenin temelini oluşturduğunu

söyleyebiliriz. Fiilleri, fiil yapım eklerini, fiil çekim sistemini, yardımcı

fiilleri, fiilimsileri yani bağ fiilleri ve sıfat fiilleri gereğince tanımadan

Türkçeyi doğru kullanmak mümkün değildir.

Nihayet Türkçenin en önemli fiili olan “cevher fiili”nden,

günümüzdeki adlarıyla “ek fiil”den yani şu minicik “i-mek” fiilinden söz

açmalıyız. İsim cümlelerinde ve birleşik zaman çekiminde ortaya

çıkan bu fiil, Türkçenin sırlarından birisini oluşturur.

İsim tamlaması, Türkçeyi doğru kullanmak isteyenlerin üzerinde

en fazla duracakları konulardan biridir. Bu, herkesin bildiği basit bir

konudur; bununla birlikte tamlamalar bizi en sık yanıltan alanların

başında yer alır. İsim tamlaması uzadıkça ve diğer söz gruplarını

içine aldıkça bize konuşmacı hatta dinleyici olarak çetin sorunlar

çıkarır. Sizlere isim tamlamalarına hâkim olmanızı öneririz.

Tamlamalara hâkim olan, Türkçede kolay kolay yanlışlık yapmaz.

Türkçe çok renkli bir dildir; yabancı uzmanlar, Tükçenin bu

özelliğini sık sık vurgulamışlardır. Türkçeye bu özelliğini veren

deyimler ve atasözleridir. “Eli ermemek, gözü arkada kalmak, daldan

dala konmak, dört elle sarılmak” deyimleri gerçekten gözlerimizin

önüne canlı tablolar serer.

Türkçenin inceliklerini öğrenmek ve onu doğru kullanmak

isteyenlerin Türkçe deyimleri, atasözlerini, türküleri, manileri,

bilmeceleri incelemeleri gerekir. Türkçenin henüz dil bilgisi kitaplarına

geçmemiş bütün güzelliklerini, bütün kurallarını onlarda bulabilirsiniz.

Türkçenin inceliklerini öğrenmenin diğer bir yolu klasik eserlerimizi

okumaktır. Bilim alanında en yeni kitapları okuyunuz, sanat alanında

ise başyapıtları tercih ediniz.

Dili doğru kullanmak ve doğru anlatmak amacına ulaşmak için

birkaç alanda bilgi sahibi olmamız ve bu sahalardaki bilgilerimizden

yararlanmamız gerekmektedir. Bütün büyük başarılar gibi dili doğru

kullanma başarısına ulaşmamız da bazı bilgi dallarına ilgi duymamıza

bağlıdır. Doğru bir anlatıma ulaşmak isteyenler, düşünme sanatından,

dil bilimi ve dil bilgisiden, kompozisyon sanatından yararlanmak

zorundadır. Günümüzde dili doğru kullanma anlayışı bunların da

ötesine geçmiştir. Çağdaş anlayış, artık bizden dilimizin oluşturduğu

soyut sistemi tanımamızı, dilde ölçü fikrini göz önünde

bulundurmamızı ve dil ile dilin kullanıldığı ortam arasındaki ilişkiyi

söze yansıtmamızı istemektedir.

23

Düşünme sanatı; fark etme, seçme, sınıflandırma,

karşılaştırma, çözümleme ve sentez yapma sanatıdır. Bu sanatı

öğrenmek isteyenler dilin büyülü dünyasından işe başlayabilirler.

25

İKİNCİ BÖLÜM

İLETİŞİM

A. İletişimin Tanımı ve İnsan Hayatındaki Önemi

İletişim, terim anlamıyla “zihinler ya da insanlar arasında

kurulan, düşünce, niyet ve anlamların bir zihinden diğerine

aktarılmasını sağlayan etkileşim, belirli bir düşünce ya da söylenimler

türünden fiziki araçlarla, bir insandan kişi ya da zihinden bir

başkasına aktarılması süreci” demektir. Bir diğer deyişle “Belli bir şeyi

anlatmak isteme, önermesel bir tavrı (yani bir inanç, arzu, üzüntü vs.)

bir dinleyici ya da dinleyiciler topluluğuna dilsel veya başkaca yollarla

aktarma eylemi”dir.

İnsan, yapı itibarı ile sosyal bir varlıktır. Kendini ifade etmek ve

diğer insanları anlamak ihtiyacı içindedir. İnsan; arkadaş edinme, aile

kurma gibi en temel amaçları gerçekleştirebilmek için iletişime

gereksinim duyar. Kısacası sosyal varlığının gelişmesi iletişime

bağlıdır. Bu da iletişimi insan yaşamı için çok önemli bir konuma

getirir. Çünkü insanoğlu; acı, sevinç, öfke, mutluluk gibi duygularını

paylaşamadığı sürece yaşayamaz. Yaşamasının bir anlamı kalmaz.

İletişimin temel görevi sadece duyguların ifade edilmesi ile

sınırlı kalmaz. Aynı zamanda düşünce ve bilginin aktarılması

anlamına geldiği için de eğitim ve öğretimin en temel unsurudur. Bir

toplumun eğitim ve öğretim olmadan ilerlemesi kesinlikle mümkün

değildir. İletişim olmadan bunlar gerçekleşemeyeceğine göre sadece

insanın değil toplumların da var olması ve varlığını devam

ettirebilmesi yine iletişime bağlıdır.

İletişim, üç temel unsur üzerinden gerçekleşir. Bunlar:

Konuşma, yazma ve dinlemedir. Bu üç unsur üzerinden insanlar

kendilerini ifade eder, birbirlerini anlar ve bildiklerini başkalarına

aktarabilirler. Kısacası bir insan kalabalığından topluma dönüşürler.

İletişimin üç ana ögesi vardır: Kaynak / gönderici, ileti ve dinleyici /

alıcı. Başarılı bir iletişimin gerçekleşebilmesi için alıcının sadece iletiyi

alması değil, iletiye kaynak tarafından yüklenen anlamı da algılaması

gerekmektedir.

İnsan yaşamı için bu kadar önemli olan iletişim, özen

gösterilmesi gereken bir konudur. Söz konusu “insan” olduğu için

iletişimde hataya yer yoktur. Çünkü bu yanlışlar zaman zaman tahmin

bile edilemeyecek kadar kötü sonuçlar doğurabilir. Buna izin

vermemek amacıyla, iletişimin temel unsurlarının nasıl doğru ve etkili

kullanılacağını bilmek gerekir. Elinizde tuttuğunuz kitap bu amaca

hizmet etmek için hazırlanmıştır.

26

B. İletişimde Dil Unsuru

Dil, insanlar arasında iletişimi sağlayan en kısa ve etkili yoldur.

İnsanın kendini ifade edebilmesi ve karşısındakini anlayabilmesi en

kolay dil ile gerçekleşir.

Dil, iletişimde tek yol olmamakla beraber, diğer yöntemlerden

çok daha kısa ve etkilidir. Dilin bu özelliği insanlara verilmiş doğal bir

yetenek olmasından kaynaklanır. Örneğin, bir olguyu konuşarak veya

yazarak başkalarına çok rahat aktarabiliriz. Ancak aynı olguyu

resimlerle veya hareketlerle anlatmaya çalışmanın zorluğu, dilin insan

yaşamı ve iletişimi için ne kadar önemli olduğunu çok iyi gösterir.

İletişim, bugün tüm dünyada en çok dil aracılığıyla kurulur.

Bundan dolayı dili doğru kullanmak çok önemlidir. Etkili ve doğru bir

iletişimin ilk gereği, kurallarına uygun olarak kullanılan bir dildir.

Örneğin, anlam karmaşaları ile dolu bir konuşmanın sağlıklı bir

iletişim aracı olması mümkün değildir. Dili doğru kullanmanın ilk şartı

ise dile hâkim olabilmektir. Bu da ancak dilin kurallarını, dil bilgisini iyi

bilmekle gerçekleşir.

Etkili ve doğru iletişim kurmak isteyen bir kişi, dili mutlaka doğru

kullanabilmelidir.

C. Etkili İletişimin İlkeleri

İletişimin önemini kavradıktan sonra, başarılı ve başarısız

iletişimin nedenlerini anlamak ve ortaya koymak önemlidir. Yapılan

hataların büyük çoğunluğu, etkili iletişimin beş kuralından birisinin

unutulması sonucunda gerçekleşir. Bu bölümde bu beş ana ilkeden

bahsedilecektir.

1. Odaklanma: “Konuyu araştırın, bütün konuyu, ama sadece

konuyu!” Etkili iletişimin ilk ve en önemli aşaması konuya

odaklanılmasıdır. Kaynak / göndericinin açık ve net bir fikri olmalı, bu

amaca kilitlenmeli ve ondan ayrılmamalıdır.

Akademik veya askerî ortamlarda konuşma ve yazma işlemi

genellikle öğretmen veya komutan tarafından sorulan bir soruya yanıt

vermeyi gerektirir. Böyle bir durumla karşılaşıldığında yapmanız

gereken:

“Soruya yanıt verin, tüm soruya, ama sadece soruya.”

Odaklanma sorunları genel olarak üç şekilde karşımıza

çıkmaktadır:

a. Yanlış soruya yanıt vermek: Bu genellikle, verilen görevin

veya dinleyicinin / alıcının öğrenmek istediği bilginin yanlış anlaşıldığı

27

durumlarda ortaya çıkar. Çok başarılı olduğuna inanılan bir yazının,

konu yanlış ele alınmış veya konu anlaşılamıyor şeklinde eleştiri

alması ya da sorulan bir soruya çok uzun yanıt alınması ama cevabın

soruyla hiç ilgisi olmaması gibi durumlar bu hataya örnek olarak

verilebilir.

b. Sorunun sadece bir kısmına yanıt vermek: Soru birkaç

bölümden oluşuyorsa bu durumda, bize kolay ve ilginç gelen kısmı

detaylıca inceleyip daha zor ve sıkıcı olan bölümünü yanıtlamayı

unutmak, hatanın en sık rastlanan şeklidir.

c. Soruyla ilgisi olmayan bilgi eklemek: Bu tip hatada, soru

yanıtlanmıştır; bununla birlikte yanıt ilginç, fakat konuyla ilgisiz

bilgilerle birlikte sunulmuştur. Yanıt tam olsa bile, samanlıkta iğne

arar gibi yanıtı bulup çıkarmak gerekecektir.

Konuya doğru şekilde odaklanamamak, personel arasındaki

iletişimi ciddi şekilde zedeler.

Sözcükleri dikkatli okumadığımız veya sorulan soruya yeterince

dikkat etmediğimiz için her seferinde çaba ve emeğimiz boşa

gitmektedir. Komutanın imzalamadan geri gönderdiği evrakın büyük

çoğunluğu, konuyla ilgili asıl soruya yanıt verilmemesi nedeniyle geri

dönmektedir.

2. Düzenli Olma: “Bilgi ve düşüncelerinizi düzenli olarak

sunun.” Düzenli olmak, konunun mantığa dayalı bir sıra ile sistematik

olarak sunulmasıdır. Bu düzen, okuyucunun yazıyı sözcüklerin

üzerinden tekrar tekrar geçerek okumadan, yazarın ne demek

istediğini tahmin etmek zorunda kalmadan konuşmacıyı anlamasını

sağlar.

Düzenli hazırlanmamış bir yazı veya konuşma, karşıdaki insanın

kolaylıkla aklının karışmasına, sabırsızlanmasına ve okumayı / dinlemeyi

bırakmasına sebep olabilir. Belirli bir düzene bağlı olmadan verilen

bilgiler ne kadar önemli olursa olsun alıcı / dinleyici bunun farkına

varamayabilir ve hem verilen bilginin hem de yazıyı / konuşmayı

hazırlayanın değeri düşebilir.

Düzenleme ile ilgili sorunların çözümü ise nispeten daha

kolaydır ve bu çözümlerin kısa zamanda çok faydası görülür.

3. Açık ve Sade Olma: “Her sözcüğün hakkını vererek açık bir

iletişim kurun.”

Bu ilke birbiriyle ilgili iki konuyu kapsar. Bunlardan ilki, açık ve

anlaşılır bir iletişim için dilin kurallarının, sözcüklerin yazılışının ve

okunuşunun tam olarak bilinmesi zorunluluğudur. İkincisi ise

28

aktarılmak istenen düşüncenin sözcük yığınlarının arasında

saklanmadan doğrudan verilmesidir.

İnsanlar, yazıyı hazırlayanın veya konuşmacının dili yanlış

kullanmasını eleştirmek noktasında çok aceleci davranırlar. Böyle bir

durum sizin inandırıcılığınızı ve anlatmak istediğiniz düşüncelerin

kabul edilebilirliğini kısıtlar. Yanlış kullanılan sözcükler, etkili iletişimin

en önemli engellerindendir. Bu sebeple, Türkçenin doğru kullanılması

bir zorunluluktur ve bu konuda bir eksiklik varsa mutlaka

giderilmelidir. İyi bir dil bilgisine sahip olmak için çalışmak, kuvvetli

kaslara sahip olmak için ağırlık çalışmaya benzer; ancak kararlı bir

çalışma ile gelişim sağlanır. Unutmayın ki “Amacımız gelişmek olmalı,

mükemmel olmak değil.”

Dili düzgün kullanmak, başarmanın sadece yarısıdır. Dili doğru

kullanmalarına karşın konuşma yapan ve yazı yazan pek çok insan

meslek argosu kullanarak büyük, uzun ve edilgen cümlelerle

kendilerini başarısızlığa mahkûm ederler. Bu kötü alışkanlıklar

mesajın anlaşılmasını zorlaştırır.

4. Anlama (Farkındalık): “Dinleyicinizi ve onların beklentilerini

çözümleyin.”

Düşüncelerinizi başkaları ile paylaşmak istiyorsanız onların

konu hakkındaki genel bilgi düzeyini, yaklaşımlarını ve ilgi seviyelerini

bilmek yararlı olacaktır. Bir rapor yazmanız istendiğinde ise raporun

biçimini, istenen detay derecesini, raporu ne zaman teslim etmeniz

gerektiğini ve komutanın bu konudaki emrini bilmeniz yararlı olacaktır.

Dinleyici / alıcı kitlesinin yanlış değerlendirilmesinin iletişim

sorunlarına yol açabileceğini görmek çok da zor değildir. Şu ana

kadar katılmış olduğunuz konferanslarda bu hatanın yapıldığını birçok

kez görmüşsünüzdür.

5. Katkı (Destekleme): “Ana düşünceyi vermek için mantık ve

destek unsurları kullanın.”

Yazılar ve konuşmalar genellikle karşı kitleyi bilgilendirmek veya

ikna etmek amacıyla hazırlanır. Burada karşılaşılan zorlukların büyük

bir kısmı iddiaları destekleyecek bilgiyi toplarken ve düzenlerken

yaşanır. Verilmek istenen mesajın desteklenmesi ve bir mantık

örgüsü içinde sunulması hedef kitle üzerinde güven ve inandırıcılık

tesis eder.

Yazım kurallarına uygun, açık ve sade olarak yazılmış bir yazıyı

ancak ve ancak saptırılmış veya yanlış bilgi bozabilir. Bu bataklıktan

kaçınmak deneyimli yazar ve konuşmacılar için bile oldukça zordur.

Bunun en önemli nedeni ise insanın soyut düşünme yeteneğini

29

zorlamasını gerektiren mantık olgusunun, öğrenilmesi ve

öğretilmesinin zor olmasıdır. Küçük yaşlarda edinilmiş olan kötü

alışkanlıkların kırılması için özel çaba harcanması gerekmektedir.

Genellikle yapılan yanlışlıklardan kurtulmak ve mantık desteğini

kullanarak yazı veya konuşmanızı daha da güzelleştirmek için

yapılabilecek bazı pratik teknikler doküman içerisinde verilmiştir.

Ç. TSK’de İletişim ve İletişimin Önemi

İçinde yaşadığımız bilişim ve iletişim çağı ile birlikte gerçek

bilgiyi arayan herkes gibi TSK personeli de büyük bir bilgi denizinde

boğulmaktadır. Basın kuruluşlarınca sürekli olarak çelişkili haberler

verilmekte, uluslararası elektronik posta, İnternet ve diğer iletişim

araçları hızla yayılmakta, bu durumda ortaya çıkan bilgi denizinden,

gereksinim duyulan doğru ve gerçek bilgiye ulaşılması her geçen gün

daha da zorlaşmaktadır. Bu nedenle günümüzde, iletişimin daha net

ve odaklanmış olmasına her zamankinden daha çok gereksinim

duyulmaktadır.

İletişim, XXI. yüzyılın bilgi toplumunda TSK için vazgeçilmez bir

araçtır. Görevi arayan, bulan, üstlenen, araştıran, görevin

başarılmasına kendini adayan, çözümleyici düşünme becerisine

sahip, katılımcı ve paylaşımcı, istekli; her bakımdan güçlü ve

sorumluluk duygusuna sahip TSK personeli bu aracı en iyi şekilde

kullanmalıdır.

Kader arkadaşlığı, dayanışma, saygı ve sevginin çok özel bir

anlam ifade ettiği TSK’deki her türlü görevin başarıyla yerine

getirilmesinde etkili iletişim kurma becerisi çok önemli bir yere

sahiptir. Başarımız, bu konuda sahip olduğumuz bilgi, deneyim ve

yeteneklerimizi ne kadar etkili ve doğru kullanmamız ile yakından

ilgilidir. Kendimizi ifade edebilmek, dinletebilmek, ikna edebilmek,

kabul görmek, önemsenmek, tercih edilmek ve başarmak için doğru

ve etkili iletişim kurabilme yeteneği ilk adımdır.

Personel arasındaki sağlıklı ilişkinin varlığı ve devamı bütünüyle

iletişime bağlıdır. Bundan dolayı iletişim yaşamın her alanına yön

vermektedir. Meslek yaşamının da vazgeçilmezlerindendir. Çünkü

mesleki başarı, ekip olabilmekten geçer. Ekip ruhu da ancak sağlıklı

ve doğru bir iletişimle kazanılabilir. Ekip ruhunu ise doğru ve hızlı bir

iletişim olanaklı kılar. İletişim, daha önce de belirtildiği gibi yaşamın

her alanında çok önemli bir yere sahiptir. Ancak bu önem, birlik

görevlerinde çok daha farklı bir boyut kazanmaktadır. Çünkü doğru

iletişim, sistemin işleyişini en üst düzeye çıkarırken yanlış veya eksik

iletişimin çok ciddi ve tehlikeli sonuçlar doğurabileceği gözden uzak

tutulmamalıdır.

30

TSK’nin yapısı, farklı coğrafyalardan gelen, farklı eğitimlerden

geçen, değişik kademelerdeki personelden oluşmaktadır. Bu

farklılıklara sahip personelin ekip olabilmesi ve görevini en iyi şekilde

yerine getirebilmesi için iletişimin doğru ve hızlı şekilde kurulması

esas alınmalıdır. Personelin kendini ifade edebilmesi, birbirini

anlayabilmesi ve bunun sonucunda bir ekip ruhu oluşturabilmesini

sağlayan, sağlıklı iletişimdir. Bu nedenle personelin doğru iletişimi

nasıl kuracağını öğrenmesi gerekmektedir.

31

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

İLETİŞİMİN TEMEL BECERİ UNSURLARI

A. Konuşma

1. Konuşmanın Tanımı ve Genel Özellikleri

a. Konuşmanın Tanımı

Düşünce ve duyguların, başkalarına sözlü olarak bildirilmesine

konuşma ya da sözlü anlatım denir. Konuşma, insanın çevresiyle

doğrudan iletişim kurmasının en etkili yoludur. Konuşmaya, sesli

düşünme de denir. Buna göre insanlar düşüncelerini başkalarına

seslerle iletirler. Ancak bunu yaparken de sözlerini etkili kılmak için

jest, mimik, tonlama, vurgulama gibi konuşmayı tamamlayıcı ögelere

başvururlar. Konuşma olgusu; dil, düşünce, duygu, ses ve konuşma

organları gibi ögelerle doğrudan ilgilidir. Bunlardan birinin eksikliği ya

da yetersizliği, çeşitli konuşma kusurlarına yol açar.

b. Konuşmanın Yaşamımızdaki Yeri

Konuşmak, düz bir iletişim aracı değildir. Kişinin tüm

duygularının yanı sıra düşüncelerini de çevresine ulaştırabildiği en

etkin yoldur.

Yalın bir tanımla konuşma, duygu ve düşüncelerimizi, görüp

yaşadıklarımızı karşımızdakilere sözle iletme işidir. Bu bağlamda

günlük yaşamımızın bir parçası gibidir. Tıpkı solumak, yemek yemek,

su içmek, yürümek gibi... Sabahın ilk saatlerinden yatma zamanına

değin sıradan bir günümüzü düşünelim; bu süre içinde konuşmanın

büyük bir yer tuttuğunu görürüz. Yakınlarımız ile, çevremizdekilerle,

dost ve arkadaşlarımız ile günün olayları üzerinde konuşmuşuzdur.

Karşılıklı olarak gazetelerde okuduklarımızdan, duyduklarımızdan,

kişisel ve toplumsal sorunlarımızdan söz etmişizdir. Bu sorunlar

üzerindeki düşüncelerimizi, görüşlerimizi açıklamışızdır. Böylece

düşünce alışverişi yapmış, yaşantılarımızı paylaşmışızdır. Bu, toplum

içinde yaşayışımızın doğal bir sonucudur. Günlük bir gereksinimdir.

Konuşma, günlük bir gereksinim olduğu gibi işimiz ve uğraşımız

yönünden de bir gereksinimdir. Kimimiz öğrenciyizdir; konuları

arkadaşlarımız ile birlikte tartışırız. Hazırladığımız bir konuyu sınıfa ve

öğretmenlerimize sunarız. Konumuz ile ilgili bize yöneltilen soruları,

eleştirileri yanıtlarız. Kimimiz öğretmenizdir; ders anlatırız,

öğrencilerin sorularını karşılarız. Kimimiz iş adamıyızdır; bir iş

toplantısına katılır, bu toplantıda değişik projeler üzerine görüşlerimizi

açıklarız. Kimimiz satıcıyızdır; satacağımız malın niteliklerini alıcıya

anlatır, onu iyi bir mal alacağına inandırmaya çalışırız. Kimimiz

32

avukattır; üstlendiğimiz davanın savunmasını yaparız. Kimimiz

doktordur; hastalarımıza hastalığının özelliklerini açıklar, iyileşmesi

için izleyeceği yolu gösteririz. Kısaca, her birimizin bir işi, bir uğraşı

vardır. Bu iş ve uğraşının gerektirdiği konuşmalar yaparız. Bunlar,

günlük iş ve uğraşı konuşmalarıdır. Her iş ve uğraşıda başarıyı

etkileyen etkenlerden biri de konuşma becerimizin o alandaki

gelişkinliğine, yetkinIiğine bağlıdır. Hele kimi iş dalları özellikle

konuşma sanatında ustalık gerektirir. Avukatlık, öğretmenlik,

politikacılık, tanıtıcılık ve satıcılık gibi... Öte yandan kimi iş ve

çalışmalar da takım hâlinde çalışmayı gerektirir. Söz gelişi tıp

alanındaki uygulama ve çalışmalar bu türdendir. Bilim ve uygulayım

(teknik) alanlarındaki yeni buluşlar, gelişmeler de bu alanlarla ilgili

kişilerin sık sık bir araya gelmesini zorunlu kılar. Konuşmalar,

konferanslar, açık oturumlar, masa başı tartışmaları (paneller), toplu

tartışılar (forumlar) düzenlenir. Kısaca, seçtiğimiz işte başarı yolu

üzerindeysek bu tür etkinlikIere katılmamız gerekecektir. Katıldığımız

bu etkinliklerde varlığımızı kanıtlamak, kendimizi kabul ettirmek de

konuşmamızın, düşüncelerimizi açıklamadaki ustalığımızın gücüne

bağlıdır.

Değindiğimiz gibi konuşma, bir düşünce alışverişi; başka türlü

söylemek gerekirse, yaşantılarımızı başkalarıyla paylaşma işidir.

Demokratik bir toplumda toplumsal yaşama bu yolla katılabiliriz.

Düşüncelerimizi, duygularımızı, olaylar ve sorunlarla ilgili

görüşlerimizi açıklarız. Şurası açık bir gerçektir ki susan bireylerden

oluşan toplumlarda sağlıklı bir demokratik yaşamdan söz edilemez.

Çünkü demokratik yaşam, düşüncelerin, görüşlerin özgürce

söylenebildiği, özgürce tartışılabildiği bir ortam gerektirir. Bu ortamı da

düşüncelerimizi, görüşlerimizi kendi içimizde saklayarak değil, bunları

her olanaktan yararlanarak ortaya koymakla sağlayabiliriz. Bu da

bizden konuşma gücü ister. Susan, dinleyen, sadece onaylayan

bireyler olarak değil konuşarak demokratik yaşama hizmet edebiliriz.

Görülüyor ki konuşma, günlük yaşamımızın bir gereksinmesi

olmaktan öte bir yer tutuyor yaşamamızda. Demokratik yaşamı

oluşturmada bir etken, bu yaşama katılmamız için de hem bir olanak

hem de bir sorumluluk oluyor.

Öyle insanlar vardır ki etkili konuşmaları sayesinde bulundukları

her ortamda kısa bir sürede insanları etraflarına toplamayı başarırlar

ve çevreleri üzerinde kıskanılacak bir etki bırakırlar.

Örneğin işveren, personelini işe almadan evvel bir mülakattan

geçirir. Burada amacı, sınırlı bir sürede karşısındakini en iyi şekilde

tanımaya çalışmaktır. Bu görüşmelerin sonunda bazen bir bakarsınız

33

sizden çok daha az özelliklere sahip birisi, o çok istediğiniz işe

alınmıştır.

“Bu işin sırrı nedir?” diyecek olursanız bu sorunun yanıtı son

derece açıktır: Güzel konuşmayı becerebilmek...

Çünkü konuşmak, yalnızca düz bir iletişim aracı değildir. Kişinin

tüm duyguları yanı sıra tüm düşüncelerini de çevresine ulaştırabildiği

en etkili yoldur.

Güzel konuşmak için, Psikolog Jack Marrison Pollack diyor ki:

Önce dinlemeyi bilin: Birçoğumuz, ne söyleyeceğimizi

düşünmekten, başkalarının söylediklerini doğru dürüst dinlemeyiz. Siz

onları dikkatle dinlerseniz, onlar da sizi ilgiyle dinler.

Başkalarını ilgilendiren konulardan söz edin: Karşınızdakine

yetenekli olduğu konuda konuşma olanağı verirseniz, sıkıntılı bir

sessizliği önlersiniz ve çoğunlukla karşınızdaki, anlattıklarına o denli

dalar ki iki insanın konuşmasına en çok engel olabilecek sıkılganlığı

unutmuş olur.

Sıkıcı ayrıntıdan kaçının: Konuşurken en küçük ve gereksiz

hiçbir noktayı atlamadan anlatırsanız, siz ana konuya gelinceye kadar

karşınızdaki kişi sıkılır ve bu kişinin ilgisi dağılır.

Kesin ifadelerle konuşmaya çalışın: Konuşmaya başlamadan

durup önce aklınızda sözcükleri seçin. Bir konudan ötekine atlamayın.

Konuşurken konuştuğunuz kişinin yüzüne bakın, mırıldanmayın.

Sorularınızı yerinde sorun: Bir soruyu akıllıca sorarsanız

karşınızdaki kişinin “açılmasını” sağlarsınız. “İşler nasıl?” ya da “Ne

haber?” gibi sorular gereksizdir. Fakat “İşe nasıl başladınız?” veya

“Sizce nasıl?” gibi sorular karşınızdaki kişiyi konuşturur ve sizin de

gerekenden fazla konuşmanızı önler.

Öfkelendirmeden karşı çıkmayı öğrenin: Çoğu kez ne

konuştuğunuz değil de nasıl konuştuğunuz önemlidir. Dostça bir

tartışma konuşmayı zenginleştirir; fakat sertçe söylenen bir söz, iki

tarafın da hırsa kapılıp birbirlerinden uzaklaşmalarına sebep olur.

Kimsenin sözünü kesmeyin: Biri konuşurken konuşmaya

girmeniz gerekirse konuşmayı keserken yumuşak bir cümle

kullanmanız gerekir.

Hoşgörülü ve anlayışlı olun: Çoğu kez bizi sinirlendiren ve

rahatsız eden kişilerle konuşmak zorunda kalırız. Böyle durumlarda

konuşulan konu ile ilgilenmeye çaba harcayın.

34

Övgü, çoğu zaman işe yarar: Birini haklı olarak övmek onun

ilgisini kazanmak olur. İnsanlara iltifat etmeyi öğrendiğiniz an,

sohbetiniz de daha zenginleşir.

Kendinizi birçok konuda geliştirin: Kitap okuyun, uğraş

alanları (spor, müzik vb.) bulun, araştırıcı olun. Böylece sohbetleriniz

zenginlik kazanır.

c. Konuşma Güçlüğü Çekiyor muyuz?

Konuşma gücünü nice yıllar sonra kazanan Helen Keller,

konuşamadığı yılları “suskunun köleliği” diye adlandırmıştır. Bu

adlandırmada gerçeğin payı büyüktür. Nesneler, varlıklar, olaylar,

kısaca bizi kuşatan doğal ve toplumsal çevre karşısında

düşündüklerimizi, duyduklarımızı sese, söze dönüştüremediğimiz

zaman köleyizdir. Varlığımızı kanıtlamada, dış dünya ile bağlantımızı

kurmada konuşmanın bize sunduğu olanaklardan yararlanırız. Acaba

bu olanakları gerektiği gibi kullanabiliyor muyuz? Nasıl konuşuyoruz?

Konuşma güçlüğü çekiyor muyuz? Söylemek istediklerimizi

karşımızdakilere etkili, güzel bir biçimde anlatabiliyor muyuz?

Anlatımımızı engelleyen birtakım yanlış alışkanlıklarımız var mı? Bu

konular üzerinde belki de hiç düşünmemişizdir. Şöyle bir deney

yapsaydık nasıl bir sonuçla karşılaşabilirdik? Varsayalım ki sıradan

bir günümüzün filmi yapılıyor ve yaptığımız her türlü konuşma da bir

teybe alınıyor. Böylesi bir kayıt, nasıl bir sonuç gösterecektir?

Bu kayıttan, öncelikle günün ilk saatlerinden gecenin geç

saatlerine değin türlü amaçlarla yaptığımız konuşmaları bütün

yönleriyle gözlemleyebiliriz. Konuşma güçlüğü çekip çekmediğimizi,

düşünce ve duygularımızı rahatça anlatıp anlatamadığımızı,

karşımızdakilerle doğal bir iletişim kurup kuramadığımızı anlayabiliriz.

Konuşurken hangi türden yanlışlar yapıyoruz, söylemek istediklerimizi

tam verebiliyor muyuz, bunları öğreniriz.

Konuşma sırasında yaptığımız yanlışların ayrımına varamayız.

Bunları ancak karşımızdakiler, bizi dinleyenler bilebilir. Oysa böyle bir

denemede kendi kendimizin dinleyicisi olacağımız için yanlışlarımızı

somut örnekleriyle görebiliriz. Belki tekdüze ya da çatlak, rahatsız

edici bir ses tonumuz vardır. Belki sözcükleri ağzımızın içinde

yuvarlıyoruz, gerekli vurgu ve tonlamayı yapmadan üst üste

söylüyoruz. Belki amacımızı tam karşılayacak uygun sözcükleri

seçemiyor; aşınmış, kullanımdan düşmüş sözcükler seçiyoruz. Belki

tam cümle kuramıyor, birtakım dil bilgisi yanlışları yapıyoruz. Belki

konudan sapıyor, daldan dala atlıyoruz. Belki el, kol, yüz

hareketlerimizi, bedensel davranışlarımızı konuşmanın akışına

uyduramıyoruz.

35

Bu “belkiler” daha da çoğaltılabilir. Önemli olan, kendimizi ve

konuşmamızı tanımak konuşma gücümüzü bir eleştiriden geçirmektir.

Bu da “Nasıl konuşuyorum?” sorusu üzerinde yeterince durmak,

düşünmekle olur. Öte yandan çevremizdeki kişilerin konuşmalarını bu

sorulara göre dinleyerek de böyle bir değerlendirmeyi yapabiliriz.

Hiçbirimizin konuşması tıpatıp birbirine benzemez. Çünkü

düşünsel ve dilsel yetkinleşmemiz tam bir özdeşlik göstermez. Bunda

yetişmemizin, içinde bulunduğumuz toplumsal ortamın da payı

büyüktür. Eğitimci, H. A. Overstreet bir gerçeği şöyle belirtir:

“Çocukların tümü, çevrelerindeki kişilerin diliyle konuşmaya

başlarlar, daha doğrusu konuşmayı onlardan öğrenirler. Bunlardan

ancak bir bölümü yaşamları boyunca sözlü anlatım becerilerini

geliştirebilirler. Yetişkinlik dönemlerinde konuşma sanatının

inceliklerini kullanabilen; durumlara ve konulara göre açık, etkili, güzel

bir biçimde konuşabilen bir düzeye erişirler. İyi bir konuşmanın

başarıyı hazırlayan etkenlerden biri olduğunu anlarlar. Bir bölümü ise

çevrelerinden öğrendikleri konuşma biçimini olduğu gibi sürdürürler.

Şurası açık bir gerçektir ki kişiliğimizi de düşünsel gelişimimizi de

belirleyen ana ölçüt, konuşmamızdaki yetkinliğimizdir.” Bunun

yargılardaki gerçek payını yadsıyamayız. Halk ya da bir topluluk

önünde konuşmayı bir yana bırakalım, bu gerçeği kişiler arasındaki

günlük konuşmalarda, söyleşmelerde de açıkça görebiliriz. Kimi

kişiler sıradan önemsiz bir konu üzerinde bile karşılarındakileri

ağızlarına baktırarak konuşurlar. Kendilerini büyük bir dikkatle

dinletebilirler. Çok güzel konuşan böyleleri için, “ağzından bal akmak”

deyimini kullanırız.

Konuşmalarının renkliliği, anlatışlarındaki doğallık ve içtenlik,

konuşmalarına kattıkları fıkra ve gülmece ögeleriyle büyülerler bizi.

Bunun yanı sıra, kimi kişiler de vardır, aynı konu üzerinde konuşurlar,

fakat doğru dürüst söyleyemezler söyleyeceklerini. Ağızlarından

dökülür sözcükler. Ağızlarına kira isteyen bir durumları vardır.

Mırıldanır, mızmızlanırlar sanki. Neyi, niçin anlattıklarının ayrımında

değillerdir. Ya bir sözü, bir düşünceyi yineleyip durur ya da daldan

dala atlarlar. İkide bir, “Ne diyordum? Haa! Gelelim meseleye...”

gibisinden zikzaklar çizerler. Bu da dinleyicilerini bıktırır, usandırır.

Hele kimileri de vardır ki karşısındakilere ağız açtırmaz. Sözün ucunu

bir kez ellerine geçirdiler mi konuşur da konuşurlar. Konu dışı,

gereksiz sözlerle dinleyicilerin kafalarını allak bullak ederler.

Konuşma açısından belirttiğimiz bu tipleri, şöyle alıcı bir gözle

bakarsak, kolayca bulabiliriz çevremizde. Ancak önemli olan, kendi

konuşmamızı, konuşmamızdaki eksiklikleri tanımaktır. Bu da sanıIdığı

36

gibi kolay bir iş değildir. Başkalarının eksikliklerini kolayca görebiliriz

de kendimize gelince iş çatallaşır, güçleşir. Çünkü bir tartıdan, bir

ölçüden kendimizi geçirmeye alışmamışızdır. Ne var ki güzel ve etkili

konuşma sanatını öğrenmenin ilk adımı, kendi konuşmamızı

tanımaktır. Eksikliklerimizi bilmezsek bunları gideremeyiz. Öyleyse şu

sorunun üzerinde duraIım: Konuşma güçlüğü çekiyor muyuz?

Aşağıdaki sorular, bunu anlamamıza bir ölçüde yardımcı olabilir:

- Söylediklerimi karşımdakiler kolayca anlayabiliyor mu?

- Düşüncelerimi açık ve etkili bir biçimde belirtebiliyor muyum?

- SözcükIeri söylerken söyleyiş ve dil yanlışları yapıyor muyum?

- Sesimi, duygu ve düşüncelerimi besleyecek, zenginleştirecek

bir yönde kullanabiliyor muyum?

- Tekdüze mi yoksa canlı ve hareketli bir biçimde mi konuşuyorum?

- Konuşurken bakışlarımı beni dinleyenlere yöneltiyor muyum?

- El ve yüz hareketlerimi kullanırken birtakım yapmacık durumlara

düşüyor muyum?

- Beni dinleyenlerin ilgisini dağıtacak, gereksiz ayrıntılardan, laf

kalabalığından kaçınabiliyor muyum?

- Anlattıklarımın önemine, değerine inanıyor muyum?

- Sözü başka alanlara kaydırıyor, amaçtan ve konudan sapıyor

muyum?

Kuşkusuz bu sorular kendi konuşma durumumuzu kabaca

tanıma açısından birer ipucudur. Bu eksiklikler üzerinde ileride ayrı

ayrı duracağız.

ç. Konuşma Gücümüzü Geliştirebilir miyiz?

Diyelim ki konuşma güçlüğü çekiyoruz. Birtakım temel

eksiklerimiz var. Bunları da biliyoruz. Başkaları güzel ve etkili bir

biçimde konuşuyor; ama biz öyle konuşamıyoruz. Biz de bu

eksiklerimizi giderebilir, güzel ve etkili bir biçimde konuşabilir miyiz?

Birçokları bu soruya olumlu bir yanıt vermezler. Onlara göre “güzel

konuşma sanatı” çalışmakla, özel bir çaba göstermekle öğrenilemez.

Çünkü bu bir yetenek işidir. Tanrı vergisidir. Nasıl insanların kimileri

mavi gözlü, sarı saçlı, esmer tenli doğuyorsa, bunları değiştirmek

insanın elinde değilse, konuşma işinde de bu böyledir. Kimi kişiler de

üstün konuşma yeteneğini doğuştan getiriyorlar, bunu sonradan

kazanmıyorlar. Güzel ve etkili konuşan nice kişiler var ki bunların

hiçbiri belli bir konuşma eğitiminden geçmiş değildir. Öyleyse

37

konuşmada yeteneği de, yeteneksizliği de Tanrı vergisidir. Bu yanlış

bir görüş ve düşünüştür. Çünkü bundan önceki açıklamamızda da

belirttiğimiz gibi konuşmayı ilk çocukluk yıllarımızda hiçbir çaba

göstermeden, çevremizdeki kişilerden öğreniriz. Başka açıdan

bakıldığında ise konuşma doğuştan getirdiğimiz bir yetenek değildir;

sonradan kazandığımız bir alışkanlık, bir beceridir. Her beceri, her

alışkanlık gibi bunu da zamanla ilerletir, geliştiririz. Nitekim Brayn adlı

bir düşünür şöyle der: “İyi ve güzel konuşabilme yeteneği, Tanrı

vergisi değil, çalışmakla, konuşma denemeleri yapmakla elde edilen

bir beceridir.”

Etkili ve güzel konuşma da bir bakıma sanattır. Nasıl ki her

sanatın yerleşik, temel kuralları varsa konuşma sanatının da kendine

özgü birtakım kuralları vardır. Nitekim birçok ülkenin okullarında,

üniversitelerinde konuşma sanatını öğreten özel bölümler, konuşma

laboratuvarları vardır. Buralarda konuşma sanatının kuralları, ilkeleri,

yöntemleri uygulamalı bir biçimde öğretilmektedir

2. Güzel ve Etkili Konuşmanın Nitelikleri

a. Güzel ve Etkili Konuşabiliyor muyuz?

Konuşma, karşılıklı olarak gerçekleştirilen etkileşimsel bir süreç

olduğuna göre güzel ve etkili bir konuşmanın nitelikleri üzerinde duran

konuşma uzmanları da bu sürecin eksiksiz gerçekleşip

gerçekleşmediğine bakarlar. Şöyle ki konuşma karşımızdakinde ya da

karşımızdakilerde bir yankı uyandırma, onları etkileme işi olduğuna

göre onlar üzerinde bunu yapabiliyor muyuz? Konuşmacı olarak

beklentimiz gerçekleşmiş oluyor mu? Söylediklerimizin doğruluğuna

ve geçerliğine bizi dinleyenler inandılar mı? Söylemek istediklerimizi

tam olarak iletebildik mi?

Bu ve bunlara benzer sorularla konuşmamızı değerlendirmek

için öncelikle güzel ve etkili bir konuşmada bulunması gerekli

nitelikleri, bu tür konuşmaların dayandığı ilkeleri tanımamız gerekir.

b. Güzel ve Etkili Konuşmanın İlkeleri Nelerdir?

Konuşma uzmanları, güzel ve etkili konuşmanın on temel

ilkesini belirli başlıklar altında toplamışlardır. Kuşkusuz, bunlar

donmuş, değişmez ilkeler değildir. Ancak bu ilkeleri yapacağımız bir

konuşmayı kendi kendimize değerlendirme, dinlediğimiz bir

konuşmayı eleştirebilme açısından birer ölçüt olarak kullanabiliriz.

1) İyi Bir Konuşma Yıkıcı Değil, Yapıcıdır: İnsanları

etkilemede önemli araçlardan biridir konuşma. Bu etkileme onların

duygularını kamçılama, yanlış yönlere yöneltme biçiminde

olmamalıdır. İster halk ya da topluluk önünde konuşalım ister

38

arkadaş, eş dost çevrelerinde; bizi dinleyenlerin inançlarını, değer

yargılarını göz önünde bulundurmalıyız. Bunları hiçe sayan ya da

yadsıyan bir konuşma, tepkilere yol açar. Elbette ki her konuşmanın,

bir iletisi (mesajı) vardır. Dinleyicilerimizi belli bir görüşe, belli bir

davranışa eriştirmek isteriz. Bunun için de onların duygularını

sömürmekten, özellikle kaçınmalıyız. Dinleyenleri avlamaya,

gerçekleri bir yana atıp salt duygulara yönelen bir konuşma, yapıcı bir

nitelik taşımaz. Yapıcı konuşma, dinleyicilerin inançlarını, değer

yargılarını, düşüncelerini olumlu bir yönde değiştirmeyi