Konu : ANADOLU’nun TARİH BOYUNCA ETNİK YAPISI
Tarih : 25.01.2005
Hatip : Prof.Dr.Önder Bilgi

ANADOLU’nun TARİH BOYUNCA ETNİK YAPISI

 

Bir coğrafyada yaşayan insanların kimliklerini, yani etnik yapılarını tanımlamanın en kısa yolu şüphesiz ki birbirleri ile iletişim kurmaları için kullandıkları uyumlu seslerin incelenmesi ile mümkün olmaktadır. Ancak, uyumlu seslerin oluşturduğu ve dil dediğimiz iletişim yolu da belirlenmiş işaretlerle belge haline gelmeden bu inceleme mümkün değildir. Bu nedenle de belirlenmiş işaretlerin, yani harf veya hecelerden oluşan yazının icadından önce Dünyamız üzerinde yaşayan insan topluluklarının etnik yapılarını saptamak mümkün olmamıştır. Nitekim, Dünyamız üzerinde konuşulan ilk diller görünüşe göre 100.000 yıl kadar önce insanların kaliteli taş aletleri yapması ile, yani Erken Paleolitik Çağ’da örneğin Fransa’da ortaya çıkartılmış olan Abbevillian kültürü zamanında başlamış olacağı varsayılmasına rağmen yazı bilinmediği için bu dönem insanlarının etnik yapıları hakkında konuşmak mümkün olamamaktadır. Ancak, bu dönem insanlarının iskelet yapılarının incelenmesi ile bir takım gruplamalar yapılabilmiştir. Örneğin, MÖ 10.000 yıllarında görülmeğe başlanan bugünkü insanın atalarından birinin Neandertal insan olduğu bilinmektedir.

Diğer taraftan, günümüzde kullanılmayan dillere ait işaretlerle belgelere dökülmüş dillerin de nasıl bir ses uyumu içinde seslendirildiklerini anlamak da mümkün değildir. Bu hususta bazı varsayımlar ileri sürülebilir. Uyumlu seslerin belgelere dökülmesinde de bazı kaidelerin kullanılmış olduğu dikkat çeker. Yani en iptadi dil de bile gramer adını verdiğimiz uyumlu ses sıralaması görülür.

Bütün bu hususlar gözönüne alındığında Dünyamızda başlangıcından günümüze kadar büyük çoğunluğu yazılı belgelere dökülmüş olan diller ile Dünya uygarlığına katkısı ve alfabesi olmayan bazı ilkel diller saptanabilmiştir. Gramer özellikleri ile insanların etnik yapılarını yansıtan bu dilleri sizlere tanıtmadan önce bu dillerin büyük olasılıkla ortaya çıktığı ve bugünkü uygarlığımızın temellerinin atıldığı bölgelerin tarihi gelişimi üzerinde kısaca durmak istiyorum.

Özellikle batı Avrupa Kıtası, Batı Anadolu ve batı Akdeniz sahillerinde yaşayarak maddi kültür kalıntıları bırakan Buzul Çağı, yani Pleistosen insanlarının kimlikleri bilinmemektedir. Ancak, günümüzden 100.000 yıl önce bilinçli olarak alet yapmaya başlamaları, biraz evvel belirttiğim gibi bu insanların dil yoluyla iletişim kurmaya başlamış olduklarını teklif eder. MÖ 10.000 yıllarından itibaren halen içinde yaşamakta olduğumuz yeni bir ısı dönemi olan Neo Thermal, yani Holosen döneme girmeğe başlaması ile Dünyamız üzerinde yaşayan insan topluluklarının Doğu Akdeniz havzası etrafında gruplaşmaya başladıkları, bu bölgelerde gerçekleştirilen ve hala da araştırılmaya devam edilerek ortaya çıkartılan maddi kültür kalıntılarından anlaşılmaktadır. Bu bölgelerin başında “Bereketli Hilal” adı verilen Doğu Akdeniz sahillerinden kuzey ve kuzeydoğuya Toros ve Anti-Toroslara kadar uzanan bölge gelir. İkinci önemli bölge ise Akdeniz’e paralel olarak uzanan Toros Dağlarının kuzeyinde yer alan Göller Bölgesi’nden Konya Ovası üzerinden ortaya Anadolu’da yani bugünkü Kapadokya olarak adlandırılan bölgeyi kapsayan geniş Orta Anadolu yaylasıdır. Geliştirilen araştırmalar sonucunda elde edilen verilerden Anadolu günümüz uygarlığı ile ekonomisinin temellerinin atıldığı ilk bölge olması bakımından dikkat çekicidir. Bu dönemde insanların yerleşik düzene geçmelerinin, yani açık alanlarda bilinçli olarak konut ve kutsal mekanlar yapmaya başlamalarının yanısıra toplayıcılıktan üreticiliğe geçmeleri, yani tarım ve hayvancılığa dayanan ekonomik bir düzeni tercih etmeleri ile dini düşüncelere sahip olmaları, bu düşüncelerini resim ve heykeltraşlık ile plastik sanatlarıyla ifade etmeleri, ölülerine sahip çıkmaları, bilinçli olarak ölüler için yaptıkları mezarlara kap-kacak ile alet-edavat koymaları ile ilk defa ölüm sonrası yaşam inanışına sahip oldukları anlaşılmaktadır.

MÖ 6000 yıllarının sonlarına gelindiğinde Orta Anadolu yaylası ile Bereketli Hilal’in kapsadığı bölgelerin dışında, insanların büyük akarsular boyunca da yerleşmeye başladıkları görülür. Örneğin, Önasya’da insanların Anadolu’dan doğup bugün Irak olarak tanımlanan topraklara hayat vererek Basra körfezine dökülen Dicle ve Fırat Nehirleri ile Afrika Kıtası’nın kuzeydoğu kesimine hayat veren Nil nehri ve ayrıca, Hindistan’da İndus Nehri vadisi boyunca yerleşerek, sosyo-ekonomik alanlarda geliştirdikleri yeni yaşam düzenleriyle binlerce yıl sürecek olan uygarlığımızın gelişiminde büyük rol oynadıkları açıktır. MÖ 4000 yıllarının sonlarıyla MÖ 3000 binyılının başlarında bu bölgelerden ikisinde, yani Irak ile Mısır topraklarında yazının bağımsız olarak gelişmesi bu bölgelerde yaşamış olan insanların kimliklerini bize anlatmıştır.

Dicle ve Fırat Nehirlerinin suladığı ve Mezopotamya adı verilen coğrafi bölgede insanlığın şu anda bilinen en eski edebi dili olan Sümerce’nin konuşulduğu ve konuşanlarında Sümer adı verilen etnik bir grup olduğu ele geçen yazılı belgelerden saptanmıştır. Bu dilin, Nil Nehrinin hayat verdiği ve Mısır olarak adlandırılan coğrafi bölgede ele geçirilen en eski yazıtlardan en az 200 yıl daha önce kullanılmış olduğu bilinmektedir. Anti-Torosların ve Akdeniz’in kuzeyinde yer alan Anadolu maalesef MÖ 2000 yılına kadar bu kültürel gelişimin dışında kalmıştır. Bu tarihten itibaren kuzey Irakta yaşayan insanların, yani Sami kökenli Asurluların yüksek metal teknolojisine sahip Anadolu’ya ticaret için gelerek koloniler kurmaları, Anadolu’nun da bu tarihten itibaren Dünya uygarlığının gelişimine katkı yapmağa başlamasına neden olmuştur. Ayrıca, bu önemli kültür ögesi sayesinde Anadolu’da da etnik yapının saptanması kısmen mümkün olmuştur.

Önasya’da MÖ 2000 yılları boyunca Anadolu’da Hitit, Mitanni ve Mezopotamya’da Eski Asur, Eski Babil, Kasit gibi krallık veya imparatorluk düzeyinde siyasi yapıların ortaya çıkması, bu siyasi güçlerin bir taraftan kendi aralarındaki, diğer taraftan Mısır Krallığı ile çıkar çekişmeleri ve bu siyasi yapıların ortaya koyduğu uygarlıkların nimetlerinden yararlanmak isteyen komşu bölgelerin geri kalmış insan topluluklarının büyük göçlerine ve sonuçta da soygun - talan amaçlı saldırıların gerçekleşmesine neden olmuştur. MÖ 1200 yıllarından itibaren hızla gelişen bu olaylar da Dünya uygarlık merkezinin, zamanla, Önasya’yı bir adım geriden izleyen Ege Havzasına kaymasına neden olmuş, Mezopotamya kökenli Yeni Asur ve Yeni Babil, Anadolu kökenli Frig, Urartu, Geç Hitit uygarlıkları ilk önce Lid, İon, Aiol, Pers, Likya gibi uygarlıklara, sonraları ise Helen uygarlığını takiben Makedonyalı Büyük İskender’in çabaları ile ortaya çıkan ve üniversal bir kimliğe sahip Helenistik uygarlığa ve daha sonra da Helenistik uygarlığın kapsadığı bölgelere kaba kuvvetle sahip olan ve onun mirasına konan Romalıların günümüz uygarlığının gelişimine büyük katkıları olmuştur. Bütün Akdeniz Havzası ile Avrupa kıtasının orta kesimlerini egemenliği altına alan Roma siyasi gücünün zamanla idari zafiyete düşmesi bir imparatorluk düzeyindeki devletin Roma ve Konstantinapolis başkentli olarak 395 yılında ikiye ayrılmasına neden olmuştur. 16. yüzyılda başkenlerinin ilk adı olan Bizantion’dan esinlenerek Bizans adıyla anılmağa başlanılan Konstantinapolis merkezli devlet, yani doğu Roma İmparatorluğu özellikle Fırat Nehrine kadar olan Anadolu ile Doğu Akdeniz topraklarını hakimiyetleri altına alarak, Batı Roma İmparatorluğundan koparmıştır. Bu zengin ve bereketli topraklarda zenginleşen ve bu arada Helen dilini resmi dil olarak ve Hıristiyan dinini kabul edip yayan Bizans İmparatorluğu hem doğu, hem de batı halk topluluklarının dikkatini çekmiştir. Nitekim batılılar dini gelişmeleri bahane ederek Haçlı seferleri olarak bilinen saldırılarla Bizans’ı zayıflatmağa başlamıştır. Bu arada bir taraftan güneydoğu sınırındaki aşiret kökenli Arab devletlerinin saldırıları, diğer taraftan da Orta Asya’dan kaynaklanan göçlerin, yani Türk göçlerinin başlamış olması ve sonuçta 1071 yılındaki savaşta da Bizanslıların mağlup olmaları Türk topluluklarının Anadolu’ya akmalarına neden olmuştur. Zamanla Anadolu’ya yayılan Türkler 1453 yılına kadar Beylikler halinde siyasi yaşamlarını sürdürmüş ve bu tarihte Bizans devletinin, nüvesini Osmanoğullarının oluşturduğu devlet tarafından yıkılması Türklerin kısa zamanda bir İmparatorluğa dönüşecek olan bir siyasi yapıyı ortaya koymalarına olanak sağlamış ve böylece mirasına kondukları Dünya uygarlığının daha sonraki gelişiminde rol oynamışladır. Üçüncü Roma İmparatorluğu olarak da tanımlanabilen bu devleti yöneten Osmanlılar doğudan ziyade batı ile ilgilenmişler ve sınırlarını daima bu yöne doğru genişletmeye çalışmışlardır. Anadolu’ya göçmeden önce kabul ettikleri İslam dini batı ile olan ilişkilerinin her zaman mesafeli olmasına neden olmuştur. Batıda tutucu ve katı bir Hıristiyanlık siyasetinin yaşamasını sağlayan Roma teokratik devletinin Rönans hareketleri ile kuvvetini kaybetmeğe başlaması ve dinde reformlar gerçekleştirilmesi ve ayrıca yeni kıtaların keşfi Batı toplumlarını daha aydınlık, hümanist ve demokratik yaşam tarzına doğru geliştirmiş ve batı devletlerinin Osmanlıların önüne geçmeğe başlamalarına neden olmuştur. Bu gelişimler sonuçta batıyı sanayi devrimine götürmüş ve zamanla da gelişen toplumsal ve teknolojik aşamalar bugünkü Avrupa uygarlığı meydana gelmiştir. Doğaldır ki batı toplumlarındaki bu gelişim oldukça sancılı ve kanlı geçmiştir. Çok kozmopolit bir toplumdan oluşan Osmanlı İmparatorluğu ise İslam dininin etkisi altında teokratik yapıdan kendisini bir türlü kurtaramamış, yani Avrupa’nın dinde yaptığı reformları geliştirememiş, Orta Çağ Arap felsefesi ve geleneksel yaşam tarzı dışına çıkamaması nedenleriyle sanayi devrimine de ayak uyduramamıştır. Ayrıca, Avrupa siyasetinde başarılı politikalar izliyememesi onun kısa zamanda çökmesine neden olmuştur. Ancak, Birinci Dünya savaşı sonrasında ileri görüşlü bir komutan, yani Mustafa Kemal başarılı bir siyaset ve organizasyon ile Avrupa ve Önasya’da geniş topraklar kaybedilmesine rağmen Anadolu’ya sahip çıkarak burada cumhuriyet rejimi altında yeni bir devlet kurarak Anadolu’nun Türk hakimiyeti altında kalmasını sağlamıştır. İşte sahip çıkılan, farklı coğrafi ve iklimi yapıya sahip olup doğal bir gibi doğuyu batıya bağlayan bu topraklarda tarih boyunca yaşamış insanların kimliklerini, yani etnik gruplarını, günümüze kadar gelmiş özellikle yazılı belgelerin ışığında bugün burada sizlere anlatmağa çalışacağım.

 

Slide 2: DÜNYA YAŞAYAN DİL GRUPLARI

Slide 3: HİNT-AVRUPA, FİNNO-UGRİK, KAFKAS, ALTAY DİL AİLELERİ

Slide4: SEMİTİK, HAMİTİK, JAPON, SİNO-TİBET, AUSTRO-ASİATİK, AMERİKA, BASK, ÇARİ-NİL, NİJER-KONGO, SAHARA, KADAİ,     DRAVİD, MALAYO-POLONEZYA, AVUSTRALYA DİL AİLELERİ

Slide 5: DÜNYA ÖLMÜŞ DİL AİLELERİ

Side 6: DÖNEMLERE ve DİL AİLESİNE GÖRE ANADOLU’nun TARİH  BOYUNCA ETNİK YAPISI

Slide 7: ETNİK GRUPLARIN ANADOLU’da TARİH BOYUNCA DAĞILIŞI

 

 

 

 

KAYNAKÇA

 

Eski Anadolu Dillerine Giriş, İstanbul 1970 İst. Ün. Edebiyat Fakültesi

A. Dinçol

 

“Eski Çağda Doğu Akdeniz Havzası ve Anadolu’da Diller ve Yazılar”.

Boğazköy’den Karatepe’ye Hitit Bilim ve Hitit Dünyasının Keşfi, İstanbul 2001 Yapı Kredi Yayınları

A. ve B. Dinçol

 

“The Evidence of Language”.

Cambridge Ancient History, Cambridge 1974 Vol I Part 1: 122-155

W.F. Albright